<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk Devletleri &#8211; Osmanlı Teşkilatı Derneği</title>
	<atom:link href="https://osmanliteskilati.net.tr/kategori/turk-devletleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://osmanliteskilati.net.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jan 2024 07:24:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://osmanliteskilati.net.tr/wp-content/uploads/2023/08/cropped-favicon-osmanli-teskilati-32x32.png</url>
	<title>Türk Devletleri &#8211; Osmanlı Teşkilatı Derneği</title>
	<link>https://osmanliteskilati.net.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>OSMANLI İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/osmanli-imparatorlugu-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:24:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5913</guid>

					<description><![CDATA[I.SİYASÎ TARİHA) Klasik Dönem&#160;(1300-1774).&#160;Osmanlı Hânedanı.&#160;İlk Osmanlı tarihçilik geleneğine göre Osmanlı ailesi (Âl-i Osmân), Oğuz Han nesline dayanan ve kendilerine beylik kurma yetkisi tanınmış olan Kayı boyundan gelmektedir. Kayı boyuna mensubiyet sadece ilk kronik yazarlarınca değil Osmanlı hânedanınca da benimsenmiş ve bu boya ait damgalar maddî malzemelerde gösterilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in tarihî bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>I.SİYASÎ TARİH<br>A) Klasik Dönem&nbsp;(1300-1774).&nbsp;Osmanlı Hânedanı.&nbsp;İlk Osmanlı tarihçilik geleneğine göre Osmanlı ailesi (Âl-i Osmân), Oğuz Han nesline dayanan ve kendilerine beylik kurma yetkisi tanınmış olan Kayı boyundan gelmektedir. Kayı boyuna mensubiyet sadece ilk kronik yazarlarınca değil Osmanlı hânedanınca da benimsenmiş ve bu boya ait damgalar maddî malzemelerde gösterilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in tarihî bir şahsiyet olarak ortaya çıkışı, Bizans’a karşı gazâ yapan Selçuklu uç bölgesindeki Türkmen beyliklerinin oluşturduğu siyasî şartların bir sonucudur. Onun müstakil bey oluşu da 1302’de bir Bizans ordusunu yenişinden ve uç bölgesinde yerel Bizans idarecilerine (tekfur) karşı giriştiği mücadelelerden sonradır. Osmanlı tarihlerinde ailenin kökeni, beyliğin kuruluşu menkıbevî bir tarzda anlatılmakla birlikte Osman Bey’in babasının Ertuğrul, onun da babasının adının Gündüz Alp olduğu bilinmektedir. Bunların dışındaki ata adlarıyla ilgili şecerelerin herhangi bir tarihî değeri yoktur.</p>



<p>Osman Bey’den sonra yerine geçen oğlu Orhan Bey zamanında ilk defa Rumeli topraklarına geçilerek burada kalıcı bir siyaset izlenmeye başlandığı gibi beylik oluşumunun ilk adımları da atılmıştır. Aşiret yapılanması içinde örfe dayalı idare geleneği, önde gelenler / eşitler arasında giderek Osman Bey’in seçkinleşmesi ve liderliği üstlenmesi bu siyasî dönüşüm için belirleyici olmuştur. Bununla birlikte salt aşiret yapılanması yanında Selçuklu devlet teşkilâtından da etkilenilmiş olması tabiidir. Bu merhalede Osman Bey ve silâh arkadaşları arasındaki bağlar önem kazanmış ve ilk siyasî teşekkülün çerçevesi şekillendirilmiştir. Beylik sürecinin devlet pozisyonunu kazandığı I. Murad devrinde ve özellikle Yıldırım Bayezid döneminde gerçekleştirilen askerî, idarî organizasyon, merkezî sistemi güçlendirme ve hızlı fütuhat, bunun için gerekli insan gücü kaynaklarını teşkilâtlandırma gibi âmillerle yerleşik devlet vasfı, görünüşü ve düzeni sağlanmıştır. Fâtih Sultan Mehmed’in faaliyetleriyle tekâmül etmiş haliyle klasik Türk-İslâm devlet modeli ortaya çıkmış ve bu durum tek hânedana dayalı güçlü bir merkezî idare tarzının yerleşmesiyle diğer benzeri devlet yapılanmasından farklılaşmış, bu sayede kalıcılık temin edilmiştir. Böylece Fâtih Sultan Mehmed dönemiyle Osmanlı Devleti “imparatorluk” sürecine girmiş, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman devirlerinde bu gelişme pekişmiş ve yerleşmiş, XVII. yüzyıldan itibaren bir iki istisna dışında padişah otoritesi, saray halkı ve merkezî bürokrasiye kayma eğilimi göstermiştir.</p>



<p>Osmanlı padişahlarının siyasî gücü klasik dönemde şüphesiz en etkili ve mutlak konumdaydı. Padişah, hem örfî hem şer‘î yönden mutlak bir idareciydi. En başta gelen vazifesi olarak kendini Hakk’ın emaneti olan tebaanın muhafızı şeklinde tanımlıyordu. Aslında hilâfet anlayışı da bu çerçevede Osmanlılar’da farklı bir şekilde yorumlanmaktaydı. Halifelik, hânedanın Abbâsî halifeleriyle kan bağı olmadığı bilindiğinden klasik yorumu ile değil gazâ ve cihad şartını yerine getirme, mukaddes yerleri koruma, adaleti dünya yüzüne yayma olarak değerlendiriliyordu. Hilâfeti klasik şekliyle canlandırma gayretleri, hânedanı Kureyş kabilesine bağlayacak iddialarla birlikte ancak XVIII. yüzyılda ortaya çıkmış, XIX. yüzyılda çeşitli siyasî sebeplerle âdeta yeniden yorumlanarak önemle üzerinde durulan bir hususu teşkil etmiştir.</p>



<p>Osmanlı padişahları II. Selim’e kadar bizzat sefere çıkmayı ve gazâyı başlıca vazifeleri olarak telakki etmişlerdi. İlk defa sefere gitmeyip İstanbul’da vefat eden II. Selim’dir. Osmanlı veraset anlayışının değişmeye başladığı dönem ise klasik Osmanlı hükümdar tipinin artık tarihe karıştığı XVII. yüzyılın başlarına rastlar. I. Ahmed’in saltanatı sonrasında ailenin büyük ferdinin tahta çıkarılması yeni bir uygulamayı da beraberinde getirmiştir. O döneme kadar kimin padişah olacağı önceden tesbit edilmemiş, eski Türk saltanat sistemi sürdürülmüş, vâki olan muhalefetin devletin geleceğini tehdit etmesi endişesiyle daha önce de uygulanan “kardeş katli”&nbsp;<em>Fâtih Kanunnâmesi</em>’nde yerini bulmuş ve ondan sonraki taht sahipleri tarafından da uygulanmıştır. Bu kanuna uymayan ilk padişah I. Ahmed zamanında daha önceki acı olaylar ve devlet adamlarının katkısıyla giderek en büyük hânedan mensubunun tahta vâris olması, diğerlerinin sıkı bir şekilde göz altında tutulması temayülü ağırlık kazanmış ve böylece “ekberiyet” usulü yerleşmiştir. Bu devirlerde Osmanlı hânedanı artık tek bir hükümdarın değil ailenin topluca tavır sergilediği, vâlide sultanlar, damatlar, vezirler ve bunların adamlarıyla merkezî bürokrasiden oluşan bir iktidar paylaşımı ile idare edilen bir yapı arzediyordu. Osmanlı padişahlarının gazi sıfatları da artık bizzat sefere çıkmalarından çok ordunun başarısıyla kazanılan bir sıfat haline dönüşmüştür. Osmanlı hânedanının ilk ciddi krizi, IV. Murad’ın vefatı ve geride tek bir hânedan mensubu olarak kalan Sultan İbrâhim’in ilk saltanat yıllarında yaşanmıştır. Bundan sonraki hükümdarlar Sultan İbrâhim’in soyuna dayanır. Aile fertlerinin azlığı veya teke inişi bazı alternatif hânedanları gündeme getirmiş olmakla birlikte her türlü tehlikeye ve tehditlere rağmen hânedanın bizâtihi kendisi tarihte eşine az rastlanan bir şekilde devletle bütünleşip âdeta kutsiyet kazanmış, XIX. yüzyılın son çeyreğinde ilân edilen anayasasında bu mümtaz ve dokunulmaz yerini muhafaza etmiş olarak devletin yıkılışına kadar varlığını korumuştur.</p>



<p>Osmanlı Beyliği.&nbsp;İlhanlılar’ın baskısı ile XIII. yüzyılda Selçuklular’ın dağılması sonucu batı uç bölgelerinde hayli kalabalık sayıya ulaşan Türkmen cemaatleri müstakil bir beylik şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Eski Selçuklu merkezinde Karamanoğulları, Bizans sınırında Germiyanoğulları, Karesi, Aydın, Saruhan, Menteşe, Candaroğulları ve nihayet başlangıçta hiç dikkati çekmeyen Osmanlılar bulunuyordu. Osman Bey’in liderliğindeki bu küçük beylik önceleri Kastamonu uç bölgesinde yer alıyordu. Zamanla Eskişehir, Bursa ve İznik’e kadar uzanan bölgeye hâkim olan Osman Bey civardaki tekfurlarla mücadeleye girdiği gibi onun en önemli hedefini İznik teşkil etti. 1302’de bir Bizans kuvvetini yenmesi onun şöhretini arttırdı ve Osmanlı Beyliği’ni civardaki Türkmen beylikleri arasında ön plana çıkardı. Osmanlılar kısa bir süre sonra uygun coğrafî mevkilerinin de rolüyle gözlerini önlerindeki denizlere, hatta bunların daha ötesine çevirdiler. Öteden beri yöredeki Türkmenler tarafından tanınan Rumeli toprakları gazâ ve ganimet ideolojisinin başlıca hedefi oldu. Osmanlılar bulundukları bölgelerde durumlarını sağlamlaştırıp önce Bursa’yı aldılar (1326), ardından 1329’da kazanılan Pelekanon Savaşı şöhretlerini daha da arttırdı. Bunun hemen akabinde İznik (1331), İzmit (1337) ve Kocaeli yöresini alıp Bizans’ın merkezine kadar dayandılar. Karesioğulları’nı ilhak ettikten sonra (1334-1345) Bizans’ın içinde bulunduğu iç savaştan yararlanıp Marmara sahillerine ulaştılar ve Gelibolu’ya geçtiler. Taht kavgası yapan Kantakuzenos’un müttefiki sıfatıyla 1349-1352 yıllarında civarını tanıdıkları Gelibolu’yu 1354’te ele geçirdiler. Böylece Avrupa yakasında ilerideki fetihleri yönlendirecek çok önemli bir köprü başı tuttular.</p>



<p>Osmanlı Beyliği, özellikle I. Murad devrinden itibaren Anadolu ve Balkanlar’da girişilen faaliyetlerle bir devlet olma yoluna girmiş, yavaş yavaş merkezî sistemi oluşturma çabaları başlamış, devlet bürokrasisinin teşekkülünün ilk görüntüleri ortaya çıkmış, yeni müesseseler ve askerî teşkilâtın temelleri atılmıştır. Balkanlar’da üç kol halinde ilerleyiş, yerli unsurların şiddetli direnişiyle karşılanmasına rağmen uygulanan uzlaştırıcı siyaset, halka ve birtakım askerî zümrelere eski statülerini muhafaza hakkı tanınması, adalet prensiplerinin yaygınlaştırılması ve kalıcı yerleşme siyaseti izlenmiş olması gibi sebeplerle süratle genişledi. Önce Edirne’nin alınışı ve 1371’deki Çirmen zaferinin ardından Makedonya’daki Sırp beyleri, Bizans imparatoru ve Bulgar kralının Osmanlılar’a bağlılığı sağlandı. Artık Osmanlı gücü o sıralarda ıssızlaşmış, iç kavgalarla sarsılmış, önemli bir askerî birliktelikten yoksun kalmış Balkanlar’da süratli şekilde yayılmaya başladı. Yine de yer yer etkili direniş gördü. Balkan devletleri Osmanlılar’ı Rumeli’den atmak için büyük bir kuvvet oluşturdular. 1389’da bu güçlere karşı kazanılan Kosova zaferi, sadece Osmanlılar’ın Avrupa yakasındaki gelecekleri açısından değil Balkan tarihi bakımından bir dönüm noktası oldu.</p>



<p>Bu zafer kısa vadede Osmanlılar’a askerî ve siyasî kazanç sağladığı gibi Kuzey Sırbistan yolu Osmanlılar’a açıldı ve Sırp Despotluğu vasal hale geldi; Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya doğru ilerlemede önemli bir adım atıldı. Trakya, Makedonya, Kuzeydoğu Bulgaristan kesimi yeni fâtihlerin dayanak noktası olmak üzere Anadolu’dan gelen konar göçer Türkmenler’in, onların peşinden de zanaat ehli, şehirli ve köylü gruplarının iskânına sahne olurken Bosna, Arnavutluk bölgesi İslâmlaşarak Osmanlı gücünün Balkanlar’da yerleşmesini sağlamıştır. Balkanlar’da Osmanlı idaresinin yayılması ve tutunması sadece kılıç gücüyle değil uygulanan “istimâlet” siyasetiyle de yakından ilgilidir. Özellikle yerli halkı ve feodal grupları alışık oldukları nizamın biraz tâdiliyle Osmanlı yapısı içerisine eklemleme, ağır ve çeşitlilik kazanmış vergi mükellefiyetlerini mâkul bir düzeye çekme, basitleştirme, köylülerle feodal beyler arasındaki sosyal-ekonomik bağımlılığı kaldırma ve onları serbest Osmanlı köylüsü haline getirme, zimmî hukuk prensiplerini tatbik etme, mezhep çatışmalarını ve baskıları önleme son derece etkili olmuştur. Osmanlılar’ın bu çerçevede düşünülmesi gereken müsamahakâr ve uzlaştırıcı gazâ anlayışının rolü bir daha vurgulanmalıdır. Bu role çok geç dönemlerde, XVII. yüzyıl başlarında bizzat yerli ruhanî çevrelerin atıfta bulunması son derece dikkat çekicidir. Balkan toprakları Osmanlı Devleti’nin ana dayanak hattını oluşturmuştur. Daha Anadolu’nun bugünkü haliyle tam olarak ele geçirilmesinden çok önce Osmanlı gücü Orta Avrupa’da yerleşmiş haldeydi. Bu durum devletin Balkan karakterinin açık bir göstergesidir. Osmanlı idaresi altında Balkanlar’da tarım gelişti, yeni kurulan şehir ve kasabalar önemli ticarî merkezler oldu. Buraların İslâmî geçmişinde, tarihî âbidelerin ortaya çıkışında Osmanlı katkısının orijinalliğini ayrıca belirtmek gerekir. Sadece hıristiyanlarla meskûn bölgelerde dahi Osmanlı uygulamasının rahatlatıcı etkisi açık şekilde kendini gösterir. Bu sistem şüphesiz zaman zaman kesintiye uğramıştır, ancak genel hatlarıyla Balkanlar’da milletler mozaiğinin bugüne ulaşmasında Osmanlı idaresinin etkisi büyüktür.</p>



<p>I. Murad’ın Kosova’da şehâdetinden sonra yerine geçen Yıldırım Bayezid dönemiyle Osmanlı Devleti güçlü ve etkili bir merkezî yapılaşmaya sahne oldu. Anadolu’daki eski beylikler Osmanlı sancağı haline getirildi, geride kalan iki güç odağı Karamanoğulları ve Kadı Burhâneddin Devleti 1398’de bertaraf edildi; Orta ve Doğu Karadeniz beylikleri hâkimiyet altına alındı, Memlük idaresindeki Malatya bölgesine kadar ulaşıldı. Anadolu’da Osmanlı bayrağı altında oluşturulmaya çalışılan bu cüretkâr siyaset batıda da bütün hızıyla sürdürüldü. Bulgar Krallığı, Dobruca Despotluğu ortadan kaldırıldı. Son Haçlılar 1396’da Niğbolu önlerinde ağır bir yenilgiye uğratıldı. Hemen ardından uzun süredir abluka altında tutulan İstanbul’un kuşatılmasına ağırlık verildi. Bu önemli hedefin elde edilmesine az zaman kalmışken doğuda beliren yeni bir siyasî mesele Osmanlı Devleti’nin tarihî seyrini değiştirecek boyut kazandı.</p>



<p>Orta Asya ve İran’da büyük bir devlet kurmuş olan Timur’un faaliyetleri, gazi olarak şöhreti artık her tarafa yayılan Yıldırım Bayezid’in devleti için büyük bir tehlike ve tehdit arzediyordu. Timur’un Anadolu’da eski statüyü muhafaza ve buradaki küçük beylikler üzerinde hâmilik iddiaları, Anadolu birliği yolunda önemli adımlar atmış olan Osmanlılar için yıkıcı bir sonuca ulaşmakta gecikmedi. 1402’de Çubuk ovasındaki savaş Osmanlılar’ın mağlûbiyeti, daha da önemlisi merkezî devletin çöküşü ile neticelendi. Yıldırım Bayezid’in uzun çabaları sonucu kurduğu, merkezî yönelimi ağır basan ve bir bakıma imparatorluk sürecini başlatan devlet modeli çöktü. Anadolu’daki eski statü yeniden ihya edildi, beyler yeniden eski topraklarına hâkim oldular, Osmanlı Beyliği ise küçüldü. Yıldırım’ın oğulları arasında taht kavgaları başladı. Bununla beraber bu çalkantılı dönemin XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan imparatorluğun oluşum sürecinde ve siyasî gücün etkin hale getirilmesinde önemli payı olduğu söylenebilir. Bir bakıma Timur’un Ankara zaferi Osmanlılar açısından yeni bir devreyi aralayan araç haline getirilmiştir.</p>



<p>Osmanlı tahtı için Yıldırım’ın oğulları arasındaki savaş dönemi (1402-1413) “Fetret devri” olarak anılır. Süleyman, Îsâ, Mûsâ ve Çelebi Mehmed arasındaki mücadele Çelebi Mehmed lehine sonuçlandı. Rumeli’nin kaynakları bu zor ve badireli dönemde Osmanlılar’ın tamamen dağılmasını ve silinmesini önledi. Çelebi Mehmed bu uç beyleri ve kapıkulu, timar sahiplerinin desteği sayesinde duruma hâkim olabildi. Mehmed öncelikle Anadolu’daki birliği temine çalıştı. Öte yandan mahallî hânedanlara, Bizanslılar’a, Venedikliler’e, Rodos şövalyelerine, Ceneviz’e karşı yumuşak bir siyaset izledi. Timurlular’ın Anadolu üzerindeki nüfuzu daima göz önünde bulunduruldu ve ona aykırı bir harekete teşebbüs edilmedi. Çandaroğulları, Karamanoğulları sindirildi, Batı Anadolu’daki bazı beylikler kesin hâkimiyet altına alındı; Rumeli kesiminde 1430’da Selânik yeniden fethedildi ve gazâ siyasetine hız verildi. Orta Avrupa’ya doğru ilerleme kaydedildiyse de, 1440’ta Belgrad önlerinde uğranılan mağlûbiyet Osmanlılar’ı geri çekilmeye ve Macarlar’a karşı savunma savaşı yapmaya mecbur bıraktı. Fakat 1444’teki Varna ve 1448’deki II. Kosova savaşları Osmanlılar’ın Balkanlar’dan atılamayacağını ispatladı, hatta İstanbul’un fethini daha da yakınlaştırdı. Bu zorlu dönemlerde II. Murad, Oğuz-Türkmen geleneğini yeniden canlandırmaya itina gösterdi. Türk dili ve kültürünün önemli eserleri vücuda getirildi. Bunda Timur’un oğlu Şâhruh’un Anadolu üzerindeki nüfuzunu sürdürme eğiliminin de kısmî etkisi olduğu ileri sürülür. Osmanlılar, Anadolu’daki hâkimiyet iddialarını siyasî zemine taşırken eski Türk geleneğini daha açık vurgularla öne çıkarmak istemiş olabilirler; ancak bunun, kuruluştan bu yana izlenen tabii bir seyrin siyasî ihtiyaçlar noktasında öne çıkarılan bir parçası şeklinde algılanması daha uygundur.</p>



<p>İmparatorluğun Doğuşu.&nbsp;Fetret ve toparlanma devri, “Fâtih” unvanı ile anılacak olan II. Mehmed’in tahta çıkışı ile yerini “imparatorluk çağı”na bıraktı. Bu dönemde Yıldırım Bayezid zamanındaki fetih ve merkeziyetçi siyaset yeniden canlandırılıyor, anakronik bir söylemle açıklamak gerekirse Osmanlı klasik çağı başlıyordu. II. Mehmed’in ilk hedefi olan İstanbul sıkı bir kuşatmanın ardından savaşla alındı (1453). Bu fetih Anadolu ve Rumeli’deki toprakların birleştirilmesini sağladı. Böylece “Ebü’l-feth” (Fâtih) unvanını alan II. Mehmed, Yeni Roma’nın hâkimi sıfatıyla onun gerçek anlamda siyaseten vârisi oldu. İç siyasette daha güçlü bir mevki elde eden Fâtih merkezî idareyi güçlendirip iktidarı kendi tekeline aldı; bir dizi askerî, malî ve hukukî reforma girişti. İstanbul’un fethi Osmanlılar’ın imparatorluk sürecine girdikleri bir devrenin başlangıcı olarak yorumlanır. Gerçekten II. Mehmed cihanşümul bir hâkimiyet mefhumundan besleniyor, dünya yüzünde tek bir hükümdar ideali gibi ütopik, fakat tarihî temelleri olan bir yaklaşımı benimsiyordu. Daha kuvvetli tonlar taşıyan bu siyasî ideal kendisinden sonra torunlarına da miras kaldı ve çarpıcı örneğini Kanûnî Sultan Süleyman’ın şahsında buldu. Osmanlı imparatorluk telakkisi tipik klasik öğeler taşıyan bir cihet arzeder; bunun XIX. yüzyıldaki emperyalizm temelli, toprak bütünlüğü göstermeyen sömürgeci/koloni tipi imparatorluk kavramıyla bir ilgisi yoktur. İçinde barındırdığı muhtelif din ve dilleri, etnik grupları bir arada yaşatmaya çalışan, bu şekilde büyüyen, ayrıca cihanşümul hâkimiyet kavramından esinlenen bir siyasî yapıyı ortaya koyma amaçlı bir terminolojiye dayanır. Bu sıralarda oluşan Osmanlı imparatorluk düşüncesi köklerini bir taraftan eski Türk hâkimiyet telakkisinden alıyor, İslâmî kaynaktan besleniyor ve Doğu Roma mirasına sahip çıkarak şekilleniyordu. Fâtih Sultan Mehmed bunu kendi şahsında “han, sultan, kayser” unvanlarıyla sembolize etmiştir.</p>



<p>İstanbul’un alınıp pâyitaht yapılmasının ardından Rumeli’de ve Anadolu’da birçok sefer icra edildi. 1459’da Sırp Despotluğu’na son verildi, daha önce 1456’daki Belgrad kuşatması başarısız olmuştu. Ardından Mora 1458-1460 seferleriyle hâkimiyet altına alındı. 1463’te Osmanlılar Bosna içlerine uzandılar. Bir taraftan Trabzon alınıp buradaki Trabzon Rum İmparatorluğu’na 1461 yılında son verilirken diğer taraftan Kefe ele geçirilip Kırım Hanlığı da Osmanlı himayesi altına girdi. Böylece Osmanlılar doğu-batı yönelim eksenine yeni bir boyut daha kazandırdılar: Kuzey steplerine açılım. Anadolu’da Timur’un siyasetini devam ettirmek isteyen Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan’ın saldırısı püskürtüldü (Otlukbeli 1473). Daha önce de Karamanoğulları’nın siyasî teşekkülüne son verilmişti (1468). Böylece Anadolu birliği yeniden sağlandı, Fetret döneminin geride bıraktığı meseleler önemli ölçüde çözüme kavuşturuldu. Fâtih’in İstanbul’dan sonraki en önemli hedefi olan Roma “kızıl elması” ise 1480’de İtalya’ya asker çıkarılıp Otranto’da bir köprü başı tutulmasına rağmen padişahın 1481’de âni ölümü yüzünden sonuçsuz kaldı.</p>



<p>Fâtih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra II. Bayezid’in tahta çıkışı ile gerçekleştirilen reformların çoğu yumuşatıldı veya ortadan kaldırıldı. Aslında Fâtih’in imparatorluğun oluşumu yönündeki siyasî, askerî ve malî uygulamaları sadece askerler ve ulemâ arasında değil içten içe halk kitlelerinde de muhalefete yol açtı. Kaynakların sonuna kadar kullanımı, bunu telâfi edebilmek için yeni vergilendirme, yaşanan ağır enflasyon genel bir hoşnutsuzluk doğurdu. Büyük ve aleni tepki ulemâ arasında kendini gösterdi. Bu iç tepkiler, çeşitli muhalefet odaklarının daha Amasya’daki şehzadeliği sırasında II. Bayezid’in yanında toplanmasına vesile oldu. II. Bayezid tahta çıktığında bu muhaliflerin taleplerine uygun hareket etti. Özellikle hükümdara serbestçe hareket etme yetkisi tanıyan örfî uygulamaların frenlenmesi dikkat çekicidir. Bu çerçevede şer‘î esaslar daha ön plana çıkarıldı ve giderek XVI ve XVII. yüzyıl boyunca devletin temel hukukî unsurunu oluşturan bu esaslar olgunlaştırıldı. Örfî tatbikat şer‘î çerçeveyle sıkı sıkıya sınırlandırıldı. Fâtih’in gerçekleştirdiklerine bir tepki dönemi olarak yorumlanan II. Bayezid’in saltanatı zamanında Cem Sultan hadisesi Osmanlı Devleti’nin dışarıda aktif bir siyaset izlemesini engelledi. Fakat yine de Karadeniz hâkimiyetini tam olarak sağlayıp kuzey stepleri ve Tuna vadisinin verimli topraklarına ulaşmada çok önemli iki liman şehri Kili ve Akkirman zaptedildi (1484). Mora yarımadasındaki güçlü Venedik istihkâmları olan Modon, Koron ve İnebahtı ele geçirildi. Bu küçük gibi görünen adımlar, neticeleri itibariyle son derece önemli olup bundan sonra sınır hattına yönelik harekât planlarına temel teşkil etti. Bu durum bir taraftan Kuzey Avrupa’ya, diğer taraftan Akdeniz’e ve daha güneye açılma bakımından dayanak noktalarını oluşturdu. Öte yandan denizciliğe önem verilen bu dönemde İspanya’dan göçe mecbur edilen Endülüslü müslüman ve yahudiler Osmanlı ülkesine taşındı. Bu sıralarda hızlı bir gazâ siyaseti takip edilmemekle birlikte hukuk sahasında ve iç idarede önemli değişiklikler meydana getirilmişti.</p>



<p>XVI. yüzyıl başlarından itibaren Sünnîliği bir devlet siyaseti haline getirme eğilimi güçlenen Osmanlılar için doğuda baş gösteren ve Anadolu’nun emniyetini sarsan Safevî Şahı İsmâil’in faaliyetleri çözülmesi gereken önemli bir mesele oluşturdu. Bu aynı zamanda mezhep boyutunu da öne çıkardı ve siyasî-dinî bir çatışma alanına dönüştü. Geniş ölçüde Anadolu’daki Türkmen boylarının vücut verdiği Safevîler’in yeni bir siyasî-dinî ideolojiyle ortaya çıkıp Osmanlı-Sünnî idaresine alternatif bir yönetim vaad eden propagandası, Anadolu’daki Türkmen grupları üzerinde çeşitli sosyal ve ekonomik faktörlerin de etkisiyle çok müessir oldu. 1500’lü yıllardan itibaren Anadolu’yu âdeta yangın yerine çeviren, görünürde dinî bir mahiyet arzeden karışıklıklar ve hareketlenmeler, Osmanlılar’ın “Şark meselesi”ne öncelik kazandırdığı gibi onların genel dinî temayüllerinde de dikkat çekici bir değişim/dönüşüme yol açtı. Safevîler’e karşı dinî zeminde oluşturulan argümanlar bütün ayrıntılarıyla açık şekilde ve sert ifadelerle ortaya kondu. Yapılacak askerî harekât ise “mülhid ve zındıklarla cihad” olarak ilân edildi, hatta gazâdan evlâ görüldü. Bu zeminden beslenen Osmanlı kroniklerinin muhtevası, neredeyse Osmanlı tarihinin bütün hadiselerini bu gözlüklerle değerlendirecek ölçüde katılaştı. XVI. yüzyıl boyunca devam eden Şark seferlerinin mahiyet ve sebeplerini anlamak için bu dinî ana zemini gözden kaçırmamak gerekir. Devletini Orta Anadolu’da kurmak niyetinde olan Şah İsmâil, II. Bayezid’in aldığı etkili tedbirler sonucu bunu başaramayınca Tebriz’e yönelmiş ve burada siyasî teşekkülünü oluşturmuştu. Anadolu’ya yönelik niyetleri ise Çaldıran’da yapılan savaşla başarısızlığa uğradı (1514), Yavuz Sultan Selim idaresindeki Osmanlı kuvvetleri Tebriz’e kadar ilerlediler, ancak burada kalıcı bir şekilde yerleşme düşünülmedi. Doğu Anadolu’ya hâkim olundu, ayrıca Güneydoğu Anadolu’da Memlükler’e ait bazı yerler ele geçirildi. Safevî tehdidi böylece geçici de olsa önlenmişti. Osmanlılar ise bu vesileyle gazâ yapma şöhretlerinin yanı sıra dini, sapmış eylemlerden temizleme ve koruma gibi bir görev daha üstlenmiş oldu. Bu ise İslâm dünyasında mukaddes bölgelere yönelik Osmanlı niyetlerine önemli bir temel kazandırdı. Nitekim bundan sonraki Osmanlı hedefini Ümitburnu’nu dolaşıp Hindistan’a ulaşan, Kızıldeniz ve Arap yarımadasını tehdit altında tutan Portekizliler’e karşı âciz duruma düşmüş, iktisadî önemi çok büyük, Mısır ve civarına hâkim Memlükler teşkil etti. Osmanlılar girişmeyi düşündükleri bu seferin meşrû zeminini yine İslâm’ı her türlü tehditten koruma görevlerine yüklediler. Portekiz tehdidine karşı İslâm’ın mukaddes yerlerini koruyamayan, halka zulme müsaade eden bir müslüman idaresinin ortadan kaldırılması şer‘î hukuka uygun bir hareket olarak yorumlandı ve ilân edildi. Böylece girişilen sefer sonucu önce Mercidâbık’ta (1516), ardından Ridâniye’de (1517) yapılan iki savaşla Memlükler tarih sahnesinden silindi. Mısır ve Suriye bölgesinin fethi, Osmanlı siyasî gücünü İslâm dünyasında üstün konuma getirdiği gibi iktisadî gücünü de arttırdı. Osmanlılar’ın Arap dünyasında hâkimiyetleri, genel hatları itibariyle bu kesimdeki sosyal ve ekonomik gelişmeyi de beraberinde getirdi. Arap şehirleri gelişti, ticarî hayatta canlılık başladı, bilhassa milletlerarası ticarette önemli adımlar atıldı. Osmanlı döneminin karanlık devir olarak takdimi ise XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarında Batılı güçlerin Arap topraklarındaki sömürgeleştirme zihniyet ve hâkimiyetlerinden kalma olumsuz propagandanın yansımalarıdır. Osmanlı idaresi altında İslâm’ın mukaddes yerleri dış tehditlerden korunduğu gibi bölge halkı ekonomik yönden desteklendi, en sıkıntılı anlarda bile “surre” adı altında buraya nakdî yardım yapılması itina ile sürdürüldü, zengin vakıflarla desteklendi.</p>



<p>Kanûnî Sultan Süleyman dönemiyle Osmanlılar’ın Avrupa’daki gücü yeniden etkili olmaya başladı. Osmanlılar Batı siyaset arenasında bir denge unsuru haline geldiler. 1521’de Belgrad’ın, 1522’de Rodos’un zaptı Avrupa’ya karşı karadan ve denizden yönelişlerinin ilk adımlarını oluşturdu. 1526 Mohaç zaferiyle müstakil Macar Krallığı sona erdirilerek Orta Avrupa’ya yerleşme süreci başlamış oldu. Osmanlılar kendilerine bağlı bir Macar Krallığı tesis ettiler. 1529 Viyana Kuşatması ve 1532 Alman seferi hem bu krallığı himaye, hem de imparatorluğun Alman kanadını idare eden Habsburg İmparatoru V. Karl’ın kardeşi I. Ferdinand’a gözdağı vermeyi amaçlamıştı. 1538’deki Boğdan seferi ise Karadeniz’in kuzeyindeki sınırları Bender ve Özü’yü içine alacak şekilde genişletti. Karadaki mücadele bilhassa Fransa’nın teşvikiyle denizlere sıçradı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın Osmanlı donanmasının başında Akdeniz’deki faaliyetleri ve 1538 Preveze Deniz zaferi Batı Akdeniz’in kontrolünü sağlamış, Kuzey Afrika’da yeni beylerbeyilikler kurularak ilerleme temin edilmiş, 1541’de V. Karl’ın Cezayir çıkartmasının başarısızlığa uğratılması, 1543, 1552, 1553 Osmanlı-Fransız müşterek harekâtları, 1560 Cerbe’nin fethi Kuzey Afrika’daki İspanyol emellerine set çekmişti. Ancak Rodos’tan çıkarılan şövalyelerin sığınağı olan Malta adası alınamadı (1565). Orta Avrupa’da Macar Krallığı’nın himaye siyasetinden vazgeçilerek Budin merkez olmak üzere bir beylerbeyilik kurulmuştu (1541). Macar Kralı Szapolyai’nin oğluna ise Erdel tarafları verilmiş, 1550’lerden itibaren Tımışvar kesiminde faaliyet gösterilerek burası da bir beylerbeyilik yapılmış, ayrıca Slovakya’da önemli ilerlemeler sağlanmış, Kanûnî’nin son seferi Sigetvar Kalesi’nin fethi ve bu bölgelerdeki hâkimiyetin perçinlenmesi ile sonuçlanmıştı (1566). Osmanlılar’ın bu dönemde Batı dünyasını hedefleyen yayılması Avrupa’daki siyasî ortamı etkilemiş, Habsburg İmparatorluğu’nun karşı karşıya kaldığı meseleler, İngiltere ve Fransa gibi millî monarşilerle giriştiği mücadeleler, yeni bir mezhebî akım olarak Protestanlığın yayılması ve bunun getirdiği iç karışıklıklar söz konusu etkide belirleyici olmuştur. Bir bakıma bugünkü modern Avrupa’nın teşekkülünde bütün bu faaliyetlerin doğrudan veya kısmen payı vardır. Avrupa’da oluşan ve bugün dahi zihinlerden silinmemiş olan büyük tehdit algılamasının da yine XV ve XVI. asırlardaki Osmanlı merkezli siyasî gelişmelerle ilgisi bulunmaktadır.</p>



<p>XVI. yüzyılın yirmili yıllarında doğu kesimindeki durum henüz endişe verici boyutlarda değildi. Ancak Osmanlılar’ın Avrupa’daki meşguliyetlerinden istifadeyle Mohaç seferi sırasında Anadolu’da Safevîler’in yoğun faaliyetleri yüzünden yeni karışıklıklar ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak Safevî problemine kesin bir netice verilmesi için harekât planı yapıldı. 1534’te Irakeyn Seferi sonucu Tebriz ve Bağdat alındı. 1543’te Tebriz’e yönelik bir gözdağı seferi daha icra edildi. Nahcıvan seferi neticesinde 1555’te imzalanan Amasya Antlaşması ile savaşlara son verildi. Bu mücadele, Osmanlılar’a Tebriz’in dahil olduğu Azerbaycan kesiminde ve İran’da hâkimiyetin geçici olacağını göstermiş, Safevîler’i belirli bir sınır bölgesinde tutma mecburiyetini ispatlamıştı. Aslında bu sınır hattı günümüze uzanan çizgide tarih boyunca pek değişme göstermeyecektir. Bu seferlerle Safevîler’in sökülüp atılması mümkün olmadı, ancak Bağdat’tan Basra’ya uzanan kesim Osmanlı kontrolüne girdi.</p>



<p>1538’de Portekizliler’e karşı Hint seferine çıkıldı ve onların faaliyetleri engellenmeye çalışıldı. Kızıldeniz ticaretini yeniden canlandırmak, mukaddes yerleri korumak için Yemen ve Habeşistan’ın kuzeybatısında yeni fetihler yapıldı ve beylerbeyilikler kuruldu (Habeş beylerbeyiliği, 1555). Böylece Kızıldeniz’in iki yakasına hâkim olan Osmanlılar, Portekizliler’i Kızıldeniz’e sokmadıkları gibi onların bu sulardaki geleceklerine de mani oldular, ticareti canlandırıp Kahire ve Suriye limanlarını eski şaşaalı günlerine kavuşturdular.</p>



<p>Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa’nın o günün şartları içerisinde gerçekleşmesi güç projeleri bu devre bambaşka bir mahiyet verir. Süveyş Kanalı’nı açıp Hint denizine ağırlık verme, kuzeyde Kazan (1552) ve Astarhan’ı (1556) ele geçiren, Orta Asya’dan batıya uzanan, tarihî ticaret ve hac yollarını kesen Ruslar’ı engelleme ve Orta Asya ile irtibatı sağlamak için Don-Volga kanalını açma, Endülüs müslümanlarını destekleyerek Avrupa’yı hiç beklemedikleri bir cihetten, İspanya’dan tehdit altında tutma projeleri Osmanlılar’ın dünya siyasetindeki ağırlıklarının bir görüntüsünü oluşturdu. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bunda da Osmanlılar’ın ilgi odaklarının Kıbrıs’a ve ardından İran tarafına çevrilecek olması önemli rol oynadı. Stratejik önemi büyük Kıbrıs Venedikliler’den alındıysa da (1570-1571) Osmanlı deniz gücü 1571’de İnebahtı’da ağır bir darbe yedi. Ancak Osmanlılar buna yeni ve daha güçlü bir donanma ve Tunus’un fethiyle (1574) cevap verdiler. Böylece İspanyollar’ın Kuzey Afrika’ya hâkim olma iddiaları tamamen engellendi. Akdeniz’in doğu ve batı ucunda bu iki büyük gücün nihaî karşılaşması, İspanyollar’ın ağırlıklarını Akdeniz’den çekip Atlantik ötesi kolonilerine kaydırmasıyla sonuçlandı. Osmanlılar ise Akdeniz’de âdeta yalnız kaldılar, fakat bunun askerî faydası önemsizleşti, ticaret ve buna bağlı korsanlık faaliyetleri etkili olmaya başladı.</p>



<p>Kuzey Afrika’da Fas’a kadar nüfuz sahasını uzatıp Atlantik’e dayanan Osmanlılar için bu ulaşılabilecek en son sınırları oluşturdu, etkili bir Atlantik siyaseti izlemeye teşebbüs bile edilmedi. 1578’de Fas’ta cereyan eden Üç Kral Savaşı ile Portekiz Krallığı’nın geleceği tayin edilirken aynı yıl Osmanlılar, Safevîler ile büyük bir mücadele başlattılar. Bu defa Kafkaslar’a doğru etkili ve kalıcı bir siyaset izlemeye çalıştılar, hatta Hazar kıyılarına kadar ulaştılarsa da bu hâkimiyeti perçinleyen 1590 barışının ardından I. Abbas’ın tahta çıkışı ile 1603’te yeniden savaş başladı. Aralıklarla devam eden bu uzun savaşlar 1590 barışı ile elde edilen pek çok toprağın terkiyle sonuçlandı ve İran kesimindeki hâkimiyetin geçici olduğunu bir kere daha gösterdi.</p>



<p>Batıda ise 1593’te başlayan ve on dört yıl süren uzun savaş, sınırlarda çok önemli değişiklikler yapmamak ve 1596’da Haçova’da önemli bir zafer kazanılmış olmakla birlikte Osmanlı askerî teşkilâtının teknik yetersizliklerini açık olarak gözler önüne serdi. Osmanlılar’ın karşısında artık daha organize ve güçlü müttefik orduları vardı. Yeni harp taktikleri, ateşli silâhların yaygın olarak kullanımı beraberinde yeni askerî grupların istihdamı problemini de getiriyordu. Sisteme uymayan timarlı sipahilerin önemsizleştirilmesi, bunların yerine tüfek kullanmakta mahir Anadolulu gençlerin (sekban), yerli kulların istihdamı ordunun yapısında radikal bir değişime yol açmıştı. Bu ayrıca zincirleme olarak bürokrasiyi, malî yapıyı da çeşitlendirip değiştirdi. Osmanlılar bu geçişi muhtelif sıkıntılara rağmen pratik çözümlemelerle gerçekleştirebildiler. Bu sayede karşı karşıya kaldıkları ciddi problemleri, gerek uzun savaşlar gerekse Doğu’da ve içeride Celâlî ayaklanmalarıyla yüz yüze gelmiş olmalarına rağmen çok büyük hasara uğramadan atlatabildiler. Yine de Anadolu’daki sosyal patlamanın önemli bir kargaşaya ve değişime yol açtığı açıktır. Doğuda ve batıda iki cepheli bir savaş yapmak zorunda kalan Osmanlılar, Habsburglar’la 1606’da Zitvatorok Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşma Osmanlı diplomasi tarihi bakımından bir dönüm noktası oluşturdu. Safevîler ve Habsburglar’la yapılan iki cepheli savaş diğer ekonomik ve sosyal sebeplerle Osmanlı sisteminde derin yaralar açtı. Celâlîler, Anadolu’nun her tarafını altüst ettiler, Suriye ve Lübnan bölgelerinde Canbolatoğlu ve Ma‘noğulları isyanları patlak verdi. Her iki isyan kuvvet yoluyla bastırıldıysa da (1607) Anadolu’daki bazı isyanlar, ancak âsi liderlere tâvizkâr davranıp hükümete bağlılığını temin için kendilerine idarî görevler verilmek yoluyla yatıştırılabildi. Fakat 1595-1610 yılları arasında büyük bir karışıklık yaşanmış ve Osmanlı kaynaklarında bu döneme “büyük kaçgunluk” adı verilmiştir.</p>



<p>Bu devreden sonra Osmanlılar, batıda kendi topraklarını korumaya yönelik faaliyetlerde bulunacakları bir safhaya giriyorlardı. Doğuda ise uzun süren sonuçsuz harekâtlar maliyeyi daha da sarstı. Keşifler çağı sonrasının bütün Avrupa’sını kaplayan iktisadî bunalım da buna eklenince değişim içindeki Osmanlı sisteminde bazı bocalamalar baş gösterdi. Bunlar pratik çözümlerle halledilmeye çalışıldı. Dönemin ıslahat yazarları, bütün bu değişim sürecinin çok da farkında olmayarak sistemin “kānûn-ı kadîm”e dönüşle düzelebileceği fikrini savundular. Bunların yazdıkları daha sonra modern değerlendirmelere de yansıdı. Fakat bunun bir çözüm olamayacağını işin içindeki vezirler ve bürokratlar açık şekilde görüyorlardı. Onların biraz da pragmatik yaklaşımlarla aldıkları tedbirler bazı önemli karışıklıklar, hatta II. Osman’ın kanlı bir ihtilâlle devrilmesi gibi olaylara rağmen uzun vadede rahatlatıcı etkisini gösterdi. II. Osman’ın ve IV. Murad’ın gazi hükümdar, her şeyi kendi tekelinde tutmaya çalışan padişah tipini canlandırma çabaları, hânedanın XVII. asırdan itibaren kazandığı yeni görünüşü içerisinde geleceğe yönelik olarak IV. Mehmed ve özellikle II. Mustafa dışında önemsiz kaldı.</p>



<p>XVI. yüzyıldan beri aralıklarla süren İran ile mücadele ancak IV. Murad’ın bizzat idare ettiği Revan ve Bağdat seferlerinin ardından imzalanan 1639’daki Kasrışîrin Antlaşması ile sonuçlandırılabildi ve bu barış ile sadece Bağdat, Van, Kars, Kuzey Irak bölgelerindeki Osmanlı hâkimiyeti tasdik edilmiş oldu. Erdel-Eflak ve Boğdan’ın emniyeti için Osmanlılar bir süre Lehler ve Kazaklar’la uğraşmak zorunda kaldılar. Hatta II. Osman 1621’de ordunun başında Hotin önlerine kadar gitmişti.</p>



<p>Osmanlılar’ın değişim yaşadığı sıralarda 1618’de başlayıp 1648’e kadar süren ve bütün Avrupa’yı etkileyen Otuzyıl savaşları döneminde kendilerine yönelik bir Osmanlı harekâtından çok endişelenen Avusturyalılar, 1645’te Osmanlılar’ın Girit batağına saplanmaları yüzünden oldukça rahat bir nefes aldılar. Osmanlılar Girit’i tam olarak ancak 1669’da Kandiye’nin düşüşüyle hâkimiyet altına alabileceklerdi. Bu sırada içeride iktidar çekişmesiyle boğuşan Osmanlılar, Köprülü Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesiyle batıda yeni bir atılım içerisine girdiler. Onun sert politikası içeride sükûneti sağladı, Venedikliler’in Boğaz ablukası kaldırıldı, Dalmaçya sahillerinde ilerleme sağlandı (1657), Erdel politikasına ağırlık verildi. 1658’de batı sınırında Varad eyaletini kuran Osmanlılar 1662’de ciddi şekilde Erdel meselesinin üzerine gittiler. Habsburglar’la yeni bir savaş başladı. 1663’te Slovakya’da Uyvar fethedildi, böylece batıda en geniş sınırlara ulaşılmış oldu. Yeni alınan yerlerde Uyvar eyaleti teşkil edildi. 1672’de Kamaniçe alındı, Podolya ve Ukrayna 1676 Zuravno (İzvança) barışı ile Osmanlı nüfuzu altına girdi. Ardından 1678’de Osmanlı orduları Ukrayna içlerinde Kiev yakınlarındaki Çehrin’e ulaşıp burayı yıktı. 1681’de ilk Osmanlı-Rus antlaşması Batı Ukrayna’daki Osmanlı nüfuzunu tasdik etti. Bu ilerlemeler 1656’dan sonra Osmanlı gazâ gücünü yeniden hızlandırmış, 1683’teki Viyana Kuşatması ile de doruk noktasına ulaşmıştı. Ancak başarısızlıkla sonuçlanan bu kuşatma ve sonrası Osmanlılar için tam bir felâket oldu. Uyvar (1685) ve Budin (1686) elden çıktı. 1691’de Salankamen ve 1697’deki Zenta bozgunları her şeyin sonunu oluşturdu. 1699 Karlofça Antlaşması, Osmanlılar’ın 1526’dan bu yana mücadele verip genişlettikleri sınır bölgelerinin elden çıkması ile sonuçlandı. Osmanlılar bu uzun mücadeleler sırasında ilk defa karşılarında geniş bir cephe buldular. Venedik, Habsburg ve Ruslar’la topyekün olarak batı sınırlarında cereyan eden savaşlarda önemli ölçüde sarsıldılar. Orta Avrupa’dan geri çekiliş Osmanlılar’ın aslî dayanağı olan Balkanlar’daki durumlarını da yavaş yavaş etkileyeceği bir devri aralamakta gecikmedi. Osmanlılar, bu bölgeleri ve Eflak-Boğdan’ı korumaya yönelik hareketlere daha çok önem vermeye başlayacaklardı.</p>



<p>1683’ten sonra askerî alandaki yetersizlik, Osmanlılar için yeni savunma ihtiyaçlarını beraberinde getirdi. Görünüşte padişahı etkisi altına alan Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin şahsına yönelik gibi olan 1703’teki Edirne Vak‘ası söz konusu çözülüşün bir tepkisi niteliğini taşıyordu. Karlofça’nın rövanşını alma fikri Osmanlı devlet adamlarının zihninden asla silinmemişti. Kıvılcım Ruslar’ın kuzeyden hareketlenmesiyle yeniden alevlendi. Ruslar’a Poltava’da mağlûp olan İsveç Kralı IX. Karl Osmanlılar’a sığındı. Ruslar’ın Osmanlı sınırlarındaki ağır tahrikleri, Lehistan meselesi Osmanlılar’ı yeni bir sefere sürükledi. Baltacı Mehmed Paşa 1711’de Prut’ta Rus Çarı Petro’yu durdurdu. Rus çarı burada ağır bir yenilgiden son anda kurtuldu. Ardından Venedik ve Avusturya ile savaşlar yapıldı. Venedikliler’e karşı kazançlı çıkıldı, kaybedilen Mora yarımadası ve bazı Ege adaları geri alındı. Bu hızlı zafer Osmanlılar’a yeni ümitler verdi. Kaybedilen Macar topraklarını geri alma, hatta Roma’yı ele geçirme niyeti ciddi şekilde gündeme getirildi. Savaşı ilân eden taraf ise Avusturya oldu. Mücadele Péterváradin’de yapılan savaşla (1716) Avusturya lehine döndü, Belgrad Kalesi kaybedildi. 1718 Pasarofça Antlaşması ile Tımışvar bölgesi, Küçük Eflak ve Belgrad Avusturya’ya bırakıldı. Böylece XVI. yüzyıldan beri elde tutulan ve parça parça elden çıkan Macaristan tamamıyla kaybedilmiş oluyordu.</p>



<p>Osmanlılar bu devrede her şeyin artık savaşla kazanılamayacağını, masa başında da bunun temin edilebileceğini ve diplomasinin önemini anlamaya başladılar. 1718’den 1730’a kadar nisbeten müreffeh bir dönem yaşandı, Batı kültür ve medeniyetine ilgi arttı. Sonradan “Lâle Devri” denen bu dönemde teknik bazı ilerlemeler kaydedildi. 1730’daki Patrona İsyanı bu dönemin sonunu oluşturdu. Bu sıralarda 1723’te İran ile yeniden savaş başlamıştı. 1732’deki antlaşma barış getirmedi, 1733’ten itibaren yeniden tırmanış gösteren savaşta Osmanlılar’ın Batı’da yeni problemlerle karşı karşıya kalmaları (1736) sonucu İran Şahı Nâdir başarı kazandı. 1746 antlaşması ile Kasrışîrin’de kararlaştırılan sınırlara dönüldü. Nâdir Şah bu mücadeleler sırasında Ca‘ferîliğin beşinci mezhep olarak tanınması, böylece aradaki anlaşmazlık ve çekişmenin giderilmesi teklifinde bulunduysa da Osmanlı ulemâsı bunu şiddetle reddetti. Böylece İran’ı yalnız bırakma siyaseti sürdürüldü. Bu arada batıda Avusturya’nın Bosna ve Eflak’a karşı hücumuyla başlayan savaş Osmanlılar’ın başarısıyla sonuçlandı. Belgrad geri alındı. 1739’da burada imzalanan antlaşmayla Pasarofça’da alınan yerler Osmanlılar’a iade edildi. Ayrıca Kırım’a saldırıp ardından Yaş ve Hotin’i alan Ruslar da işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Azak Kalesi yıkılarak iki devlet arasında tampon bir bölge oluşturuldu.</p>



<p>1739’dan sonra otuz yıl savaşmayıp barış siyaseti takip eden Osmanlılar buna 1768’e kadar dayanabildiler. Ruslar, Eflak ve Boğdan’a girip Kırım’ı işgal ettiler, İngilizler’in desteğiyle Akdeniz’e gelip Çeşme’de Osmanlı donanmasını yaktılar (1770). Kozluca mevkiindeki büyük Osmanlı bozgunu 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması ile neticelendi. Bu antlaşma Kırım’ı müstakil hale getiriyor, Ruslar’a Ortodoks ahali üzerinde mânevî destek sağlıyor, Karadeniz’i Rus gemilerine açıyordu. Bundan sonra Osmanlılar bütün ağırlıklarını Kırım üzerine çevirecekleri bir döneme girdiler. XVIII. yüzyılın son çeyreğine doğru Osmanlılar batıda ve doğudaki rakipleriyle etkili şekilde mücadeleyi sürdürmüşlerdi, çoğunlukla da askerî açıdan başarılı olmuşlardı. Ancak 1768 savaşı Osmanlı askerî sistemindeki acıklı tabloyu göz önüne sermekte gecikmedi. Askerî alanda reform ihtiyacında Batılı örnekleriyle yola çıkma anlayışı iyice yerleşti, özellikle bu devreden itibaren âdeta tek çare olarak görülmeye başlandı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BABÜRLÜLER İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/baburluler-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:19:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5910</guid>

					<description><![CDATA[Hânedanın kurucusu ve ilk hükümdarı Çağatay Türkleri’nden Bâbür’dür. Bâbür Şah 1526’da Pânîpet Meydan Savaşı’nı kazanarak Lûdî Sultanlığı’nı ortadan kaldırdı ve Bâbürlü hânedanını kurdu. Mart 1527’de Kânvâ’da, savaşçılıklarıyla Hindistan’da haklı bir şöhrete sahip olan Racpûtlar’ı mağlûp etti. Çitor Racası Rânâ Sangâ’nın emrindeki Hindular ağır kayıplar verdiler. Bu hadise Bâbürlüler’in Hindistan’daki hâkimiyetini iyice sağlamlaştırdı. 1530’a doğru Bâbür’ün [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hânedanın kurucusu ve ilk hükümdarı Çağatay Türkleri’nden Bâbür’dür. Bâbür Şah 1526’da Pânîpet Meydan Savaşı’nı kazanarak Lûdî Sultanlığı’nı ortadan kaldırdı ve Bâbürlü hânedanını kurdu. Mart 1527’de Kânvâ’da, savaşçılıklarıyla Hindistan’da haklı bir şöhrete sahip olan Racpûtlar’ı mağlûp etti. Çitor Racası Rânâ Sangâ’nın emrindeki Hindular ağır kayıplar verdiler. Bu hadise Bâbürlüler’in Hindistan’daki hâkimiyetini iyice sağlamlaştırdı. 1530’a doğru Bâbür’ün sağlık durumu bozulmaya başladı. Devrin ileri gelenlerini yanına çağırtarak oğlu Hümâyun’un hükümdarlığını kabul ettirdikten kısa bir süre sonra 26 Aralık 1530’da Agra’da vefat etti.</p>



<p>Bâbür’den sonra oğlu Hümâyun (1530-1540) Agra’da tahta çıktı. Devletin o sırada önde gelen rakibi Lûdî ailesinden Afganlar’dı. Bengal’e iltica etmiş olan Mahmud Han Lûdî batıya doğru ilerleyerek Cavnpûr’u ele geçirdi. Hümâyun 1531’de şehri kurtardıktan sonra Şîr Han’a ait Çunâr Kalesi üzerine yürüyerek kaleyi dört ay kadar muhasara etti. Bâbürlüler’in güneybatıdaki komşusu Sultan Bahadır Şah Gucerâtî, 1534’te Hümâyun doğuda meşgul iken Çitor’u muhasara ettiği bir sırada Agra yakınlarına kadar ilerlemişti. Bunun üzerine Hümâyun Gucerât seferine karar verdi ve Bahadır’ı Mandasor’da bozguna uğratarak kaçmaya mecbur ettikten sonra Kambay körfezine kadar ilerledi ve Gucerât’ı topraklarına kattı (1535). Yörenin idaresini kardeşi Askerî’ye bırakarak Agra’ya döndü. Askerî Gucerât’ın muhafazasında başarılı olamadı. Bahadır Ahmedâbâd’a hücum ederek Bâbürlüler’i ülkesinden attı. Bu sırada Hümâyun iç karışıklıklarla uğraşıyordu. Kardeşleri Hindal Mirza ve Kâmrân Mirza’nın ayaklanmaları ve tahtta hak iddia etmeleri Hümâyun’u epey uğraştırdı. O sırada Şîr Şah, Ganj boyunca batıya doğru nüfuzunu yaydığı gibi Benâres’i de topraklarına kattı. Şîr Şah 27 Haziran 1539’da Çavsa’da gece baskınıyla Hümâyun’u beklenmedik bir şekilde ağır bir mağlûbiyete uğrattı.</p>



<p>17 Mayıs 1540’ta Kannevc Meydan Savaşı da Bâbürlüler’in yenilgisi ve Agra ile Delhi’yi boşaltıp Lahor’a çekilmeleriyle sonuçlandı. Hindal Mirza ve Kâmrân Mirza Hümâyun’la Lahor’da buluştular ve hep birlikte mücadeleye karar verdiler. Fakat Hindal-Kâmrân rekabeti, doğuda Şîr Şah tehlikesi Hümâyun’u Hindistan’dan uzaklaşmaya mecbur etti. Bâbürlüler on beş yıl kadar sürgünde varlıklarını devam ettirmeye çalıştılar. Hümâyun Safevîler’e sığındı ve Tahmasb’ın yardımını gördü. Hindal Moğollar’la yaptığı savaşta öldü. Askerî ve Kâmrân da hac için Mekke’ye gittiler ve orada vefat ettiler.</p>



<p>Hümâyun 1555’te Hindistan’a geri döndü. Sûrîler’den İskender’i mağlûp ederek Delhi’yi zaptetti. Böylece Bâbürlüler ikinci defa Hint hâkimiyetini ele geçirdiler.&nbsp;<em>Mir’âtü’l-memâlik</em>&nbsp;müellifi Seydi Ali Reis bu sırada Delhi’ye gelmiş ve Hümâyun’la görüşmüştür. Hümâyun 28 Ocak 1556’da kaza sonucu yaralandı ve öldü. Hümâyun’un ölümü Seydi Ali Reis’in tavsiyesi üzerine gizli tutuldu. Az sonra Hümâyun’un oğlu Ekber Şah, atalığı Bayram Han’ın yardımıyla on dört yaşında iken Celâleddin unvanı ile tahta oturdu. Gerekli tedbirler alınarak iç huzur sağlandı. Afganlı Hemu 1556 yılı sonlarında mağlûp edildi. Daha sonra Bayram Han hacca gönderilmek suretiyle saraydan uzaklaştırılmak istendi. Ekber Şah bazı idarî ve sosyal değişiklikler yaptı. Bengal, Portekiz, Gucerât meselelerini isteği doğrultusunda halletti. Osmanlılar, Safevîler ve Özbekler’le iyi münasebetler kurdu. Hindistan-Türk tarihinde büyük akisler bırakan Celâleddin Ekber’in 1605’te vefatından sonra büyük oğlunun muhalefetine rağmen Nûreddin unvanı ile tahta çıkan Cihangir, Bâbürlüler’in Ekber’den sonraki en güçlü şahsiyetidir. 1612’de Afganlılar’ın Bengal’deki tehlikeli ayaklanmasını bastırdı. Mevar Racası Amar Sing de Cihangir ile siyasî rekabete başladı. Onun saltanatı sırasında Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere Hindistan’a karşı sömürge politikalarını geliştirdiler.</p>



<p>Vereenidge Dost-Indische Compagnie adlı Felemenk Doğu Hindistan Kumpanyası, Compagnie Française des Indes Orientales ve İngilizler’in kurduğu East Indian Company yanında Portekizliler’in de Hindistan kıyılarında ticarî merkezleri mevcuttu. Türkçe bilen William Hawkins 1608’de Gucerât’taki Sûret’e geldi ve ülkesi için ticarî imtiyaz istedi. Bu münasebetle 1609’da Cihangir’in huzuruna çıkarak onunla dostluk kurdu. 1615’te Sir T. Roe İngiltere adına Bâbürlü hükümdarı tarafından kabul edildi. Cihangir’in oğlu ve Dekken valisi Hürrem ona istediği bazı ticarî kolaylıkları sağladı. Dekken’de Melik Amber ayaklanması ve Maratalar’ın onunla iş birliğine girmesi Cihangir’i epeyce meşgul etti. Şehzade Hürrem babası adına Dekken’de sükûneti sağladı (1621). Bu sırada Safevî Hükümdarı Şah Abbas Kandehar’ı ele geçirdi (1622). Cihangir batı sınırı için önem arzeden bu kaleyi almak üzere Hürrem’i görevlendirdi. Ancak şehzade emrine itaat etmeyerek Bâbürlüler’in can düşmanı Melik Amber’le birleşti. Daha sonra yaptığına pişman olarak iki oğlu Dârâ Şükûh ile Evrengzîb’i başşehre yolladı. 1626’da Mehâbet Han Cihangir’e karşı ayaklandı ve hükümdarı esir aldı, fakat aynı yılın sonuna doğru Cihangir onun elinden kurtuldu. Şehzade Hürrem de bu kargaşa sırasında âsi veziri destekledi.</p>



<p>Cihangir 7 Kasım 1627’de Keşmir’den Lahor’a giderken yolda öldü ve Ravi nehri kıyısında Şah Dârâ denilen yerde gömüldü. Şehzade Hürrem bu sırada Dekken’de idi. Cihangir’in karısı Nurcihan’ın kardeşi Âsaf Han, Cihangir’in torunu Dâver Bahş Bûlâkī’yi hükümdar ilân etti. Ancak Dâver Bahş, az sonra Âsaf Han’ın kendisine ihanet ederek amcası Hürrem’i sultan ilân ettiğini öğrendi ve Safevîler’e sığındı (1628). I. Şah Cihan adıyla Agra’da tahta çıkan Hürrem, Cihan Lûdî ve Bundelas ayaklanmalarıyla meşgul oldu. Çok sevdiği eşi Ercümend Bânû Mümtaz Mahal’in hâtırasına Tac Mahal adlı âbidevî eseri yaptırdı. Behmenîler’in son kalıntısı olan mahallî hânedanları da Bâbürlü topraklarına kattı. Portekizliler’le Hugli’deki mücadele Şah Cihan lehinde sonuçlandı. Dekken’deki ordu Evrengzîb’in emrindeydi. Bîder ile Kalyan da bu şehzade tarafından alındı. Şah Cihan 1657’de hastalandı. Bunu haber alan diğer şehzadeler ayaklandılar. Murad Bahş kendisini hükümdar ilân ettiyse de bir ihanet sonucu ele geçirilerek hapsedildi ve daha sonra öldürüldü. Şah Şücâ‘ da Hacva’da mağlûp oldu ve Murad Bahş’ın âkıbetine uğradı. Dârâ Şükûh, Samugarh’ta Evrengzîb’in kuvvetleri önünde bir varlık gösteremeyerek yenildi. Böylece rakipsiz kalan Evrengzîb, Muhyiddin I. Âlemgîr unvanıyla 21 Temmuz 1658’de Agra’da tahta çıktı ve babasını da kalede göz altına aldırdı.</p>



<p>1662’de doğuda Assam racası Bâbürlüler’e karşı ayaklandı. Evrengzîb muktedir ve güvenilir valilerden Mîr Cumlâ’yı onun üzerine yolladı. Yûsufzay ve Afridîler’in 1667 ve 1672’de birbirini takip eden isyanları da bastırıldı. Cesvent Sing’in bir halef bırakmadan ölmesi üzerine de Mârvâr Bâbürlü topraklarına katıldı. Hindistan’da Hinduluğun en güçlü temsilcilerinden biri de Racpûtlar’dı. Evrengzîb, oğlu Ekber’i bunları te’dib etmekle görevlendirdi. Fakat tecrübesiz şehzade Racpûtlar’ın vaadine aldanarak babasına karşı isyan etti. Bâbürlü ordusu hemen hükümdarın diğer oğlu Muazzam’ın idaresinde Ekber’in üzerine yürüdü. Ekber önce Dekken’e, sonra Maratalar’a sığındı. Evrengzîb’in sıkı takibi dolayısıyla canını kurtarmak için İran’a kaçtı ve orada öldü. Maratalar gün geçtikçe Bâbürlüler’e karşı düşmanca tutumlarını daha da arttırdılar. Reisleri Şâhcî, Ahmednagar’dan çevreye sık sık baskınlar düzenleyerek birçok yeri yağmaladı.</p>



<p>Evrengzîb daha sonra Şâhcî’nin oğlu Sîvâcî ile meşgul oldu. Amber Racası Cay Sing’i Maratalar’a karşı harekete geçirdi. Âsiler yenilgiye uğratıldığı gibi zaptettikleri arazi de Bâbürlüler tarafından alındı. Dilir Han Racapûr’a yürüyerek şehir ve kale yakınlarında Maratalar’ı ağır bir mağlûbiyete uğrattı (1679). Sîvâcî’ye kendisi gibi muharip olan oğlu Sembhâcî halef oldu ve Evrengzîb’i dört beş yıl kadar uğraştırdı. Karakoyunlular’a mensup Kutbşâhîler ile Osmanlılar’la akraba olduklarını iddia eden Âdilşâhîler Bâbürlüler’in hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar (1687). Dekken bölgesi ve civarının hâkimiyet altına alınmasından sonra sıkı bir şekilde takip edilen Sembhâcî de esir alındı. Bazı kutsal değerlere hakaret etmesinden dolayı Evrengzîb’in emriyle 1689’da idam edildi. Ancak Maratalar bu defa Raca Ram ve II. Sîvâcî gibi liderler vasıtasıyla Bâbürlüler’e karşı mücadeleye devam ettiler. Evrengzîb 1705’te Maratalar üzerine son seferine çıktı. Vâkinkera Kalesi’ni kuşattığı sırada hastalandı ve 3 Mart 1707’de Ahmednagar’da öldü. Cesur ve ileri görüşlü bir kişi olan Evrengzîb Bâbürlüler’in altı büyük hükümdarının sonuncusudur. Devlet yönetimi hakkında on iki maddelik bir de vasiyetnâme bırakmıştır. Hindular karşısında müslüman nüfusu dengeleyebilmek için Türkistan’dan getirilen çok sayıda Türk’ü büyük şehirlerde iskân ettirmiş, onlara toprak dağıttığı gibi ordusunda da görev vermiştir.</p>



<p>Evrengzîb’in ölümünden sonra oğulları A‘zam Muhammed Şah ve Kâm Bahş 1707’de kısa bir süre tahtı ellerinde bulundurdular. A‘zam Muhammed Şah babası gibi güçlü bir şahsiyet değildi. Kâm Bahş, Bîcâpûr&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/subedar" target="_blank" rel="noreferrer noopener">sûbedar</a>ı iken Turaniyanlı beylerin desteğiyle tahta sahip olmak istedi. Kendi adına hutbe okuttuğu gibi para da bastırdı. Bu arada Evrengzîb’in diğer oğlu Şah Âlem I. Bahadır Şah da ayaklanmış, A‘zam Şah’ı yendikten sonra hükümdarlığını ilân etmiş ve Dekken’de istiklâlini ilân eden Kâm Bahş’ın kendisine itaat etmesini istemişti. Bunun üzerine Kâm Bahş, Pâdişâh-ı Dînpenâh unvanını alarak I. Bahadır Şah’la mücadeleye karar verdi. Ancak Haydarâbâd yakınlarında meydana gelen savaşta mağlûp oldu, kısa bir süre sonra da aldığı yaraların tesiriyle öldü. I. Bahadır Şah daha şehzade iken Muazzam unvanını taşıyordu. Babası adına Dekken’i yönetmiş ve Goa’daki Portekizliler’le savaşmıştı. Ancak Bâbürlüler’e sonraki tarihlerde büyük darbeler indirecek olan Maratalar’a mağlûp olmuştu. 1699’da Afganistan’da Kâbil valiliğine gönderilmişti. I. Bahadır Şah 1707’de Bâbürlü hükümdarı oldu. Saltanatının ilk yılları Marata ve Racpûtlar’la mücadele içinde geçti. 27 Şubat 1712’de ölümünden önce Pencap’taki Sihler’i te’dib edip dağlık bölgeye sürdü. I. Bahadır Şah’a büyük oğlu Azîmüşşân halef oldu. Fakat vezir Zülfikar Han’ın desteğine rağmen tahtı muhafaza edemedi. Mültan’da vali olan Muizzüddin Cihandar Şah üç gün devam eden savaştan sonra Azîmüşşân’ı bertaraf ederek Bâbürlü tahtına çıktı. Ancak isyan eden Azîmüşşân’ın büyük oğlu Ferruhsiyer meselesini bir türlü halledemedi. Oğlu İzzeddin, Barhe seyyidlerinin desteklediği Ferruhsiyer’e mağlûp oldu. Sadık veziri Zülfikar Han 1713’te âsi kuvvetlerle Agra’da savaştı. Durumun aleyhinde geliştiğini gören Cihandar Şah Delhi’ye sığındıysa da burada ele geçirildi. Ferruhsiyer 10 Ocak 1713’ te Bâbürlü tahtına oturdu. Ancak kendisine bu mevkii sağlayan Bâre Seyyidleri’yle anlaşamadı. Bengal’de ve dolayısıyla Kalküta’da nüfuz kazanmış olan İngilizler fırsattan istifade ederek Ferruhsiyer’den gümrük resminden muaf olduklarına dair izinnâme aldılar. Ondan sonra sırasıyla Şemseddin Refîüdderecât ve Refîüddevle II. Şah Cihan 1719’da Bâbürlü tahtına çıktılar. Seyyidler ve bazı Hindu ileri gelenleri hükümdarın zayıflığından faydalanarak düzeni bozucu bazı menfaatler sağladılar. II. Şah Cihan da selefinden farklı değildi ve Seyyidler’in istedikleri şekilde hareket etti. Maiyetiyle Agra’ya giderken Fetihpûr Sikri yakınında Bidyâpûr köyünde öldü (Eylül 1719). Bu sırada Mâlvâ sûbedarı Nîkûsiyer, Çın Kılıç Han’a güvenerek hükümdarlığını ilân etmişti. Ancak Çın Kılıç Han ve ona tâbi olanlar Nîkûsiyer’i yalnız bıraktılar. Ali ve Seyyid Hüseyin hanlar Bâbürlü hükümdarını Agra’da muhasara altına aldıktan sonra esir ederek Delhi’ye sürgüne yolladılar.</p>



<p>Bâbürlüler’in son güçlü hükümdarı Nâsırüddin Muhammed’dir. Rûşen-ahter lakabını taşıyan Nâsırüddin Muhammed 29 Eylül 1719’da tahta çıktı ve Seyyidler’in de yardımıyla mevkiini sağlamlaştırarak otuz yıla yakın saltanat sürdü. Afganistan’da ve İran’da Afşarlılar’ı güçlendiren ve onlara parlak bir devir yaşatan Türkmen reisi Nâdir Şah, Kandehar meselesi sebebiyle Bâbürlüler’le anlaşmazlığa düştü. Galzaylar’ın Hindistan’a sığınması üzerine Nâsırüddin Muhammed’e mektup yazıldı. Fakat Nâdir Şah’ın gün geçtikçe artan gücünü göremeyen Bâbürlü hükümdarı Afşarlılar’ın ricasını cevapsız bıraktı. Nâdir Şah bu sebeple 1738’de Kâbil’i, 1739’da da Delhi’yi işgal edip ülkeyi yağmaladı. Hindistan’ın bütün zenginlikleri İran’a taşındı. Nâsırüddin Muhammed, Nâdir Şah’ın Hindistan’dan ayrılmasından sonra içte emniyeti sağlamaya çalıştı. 1747’de Nâdir Şah’ın öldürüldüğü haberi Delhi sarayına ulaştı. Afşar ordusundaki Afganlar Abdâlî kabilesinden Ahmed’i kendilerine şah seçtiler. Afganlılar tekrar Bâbürlüler’in kuzeybatı sınırlarını kolaylıkla aşarak Pencap’ı yağmaladılar. Nâsırüddin Muhammed, son çare olarak oğlunun kumandasındaki kuvvetlerini Ahmed Şah Dürrânî üzerine yolladı. Pencap-Delhi yolu üzerindeki Sirhind’de meydana gelen savaşta Bâbürlü kuvvetleri istilâcı Abdâlîler’e mağlûp oldu. Nâsırüddin Muhammed, oğlunun Afganlılar tarafından öldürülmesinden kısa bir süre sonra 16 Nisan 1748’de vefat etti. Delhi’de XIV. yüzyılın büyük velîsi Şeyh Nizâmeddin Evliyâ’nın türbesi yakınında toprağa verildi. Bâbürlüler bundan sonra hızlı bir çöküş içine girdiler. Ülke Maratalar’ın, Pindârîler’in ve hepsinden önemlisi ateşli silâhlarla donatılmış İngilizler’in istilâsına uğradı. Evrengzîb devrinde en geniş sınırlarına ulaşan Bâbürlüler büyük kayıplara uğrayarak süratle eridiler. Afganlılar, Sindliler, Pencaplılar, Keşmirliler, Bengalliler ve Güney Hint racaları imparatorluktan paylarına düşen toprakları aldılar.</p>



<p>Mücâhidüddin Ebû Nasr unvanını taşıyan Ahmed Şah Bahadır (1748-1754), annesi Udam Bai ve harem ağası Câvid Han’ın tesirinde kaldı. Ahmed Şah Dürrânî onun zamanında Pencap’ı istilâ ederek yağmaladı. Bu arada İskenderâbâd’daki Maratalar ayaklandılar; 1750’de yakın adamı Safder Ceng Maratalar’a katıldı. Bu ayaklanmadan sonra gücünü epeyce kaybeden Bahadır tahttan indirildi.</p>



<p>Azîzüddin II. Âlemgîr (1754-1760), vezir İmâdülmülk Gāziddin’in yardımlarıyla nüfuz sağlayabildi. Güçlükle toplayabildiği orduyla Pencap’ı Dürrânîler’den geri alma teşebbüsü felâketle sonuçlandı. Ocak 1757’de Delhi ikinci defa Afganlılar’ın eline geçti. Bu hadiseden sonra vezir Gāziddin bir komplo hazırlayarak II. Âlemgîr’i tahttan indirip öldürttü (1760) ve hükümdarın oğlu Ali Cevher’i Celâleddin Şah Âlem unvanıyla tahta çıkardı. 1760-1806 devresinde iki defa tahta çıkan Şah Âlem, Baksar Savaşı’ndan sonra İngilizler’in himayesini kabul etti. Robert Clive, 1767’ye kadar devam edecek valilik görevine getirildi. Hükümdar ise İngilizler’den maaş alan bir memur durumuna düştü.</p>



<p>Bîdârbaht ve Muînüddin II. Ekber de İngilizler’in gölgesinde varlıklarını kabul ettirebilmişlerdi. Son Bâbürlü hükümdarı Sirâceddin II. Bahadır Şah’tır. 1837-1858 yılları arasında ülkede Bâbürlüler’in eski büyüklüğünden hiçbir eser kalmamıştı. Bahadır Şah 1857’de Delhi’de patlak veren ayaklanmaya zoraki ön ayak olduğu için İngilizler tarafından sert bir şekilde cezalandırıldı. Aralık 1858’de Birmanya’ya Rangun’a sürüldü ve 6 Kasım 1862’de orada öldü. II. Bahadır silik bir şahsiyet olmasına karşılık şairliği, mûsiki bilgisi ve hattatlığıyla Bâbürlüler’in son temsilcisidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TİMURLULAR İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/timurlular-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:17:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5907</guid>

					<description><![CDATA[Timur tarafından kurulduğu için onun adına nisbetle Timurlular şeklinde anılır. Timurlular, Semerkant merkezli geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Hânedanın egemenliğindeki ana coğrafya Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın payına düşen kısmı içine alır. Timur’un doğduğu tarihlerde (1336) Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekteydi. Hâkimiyet Cengiz Han soyundan gelen hanlardan çok kabile reislerinin elinde bulunuyordu. Timur 1370’te Mâverâünnehir’e hâkim olarak Semerkant’ta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Timur tarafından kurulduğu için onun adına nisbetle Timurlular şeklinde anılır. Timurlular, Semerkant merkezli geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Hânedanın egemenliğindeki ana coğrafya Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın payına düşen kısmı içine alır. Timur’un doğduğu tarihlerde (1336) Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekteydi. Hâkimiyet Cengiz Han soyundan gelen hanlardan çok kabile reislerinin elinde bulunuyordu. Timur 1370’te Mâverâünnehir’e hâkim olarak Semerkant’ta tahta oturdu. 782’de (1380) Ceyhun’u (Amuderya) geçip Horasan’a yaptığı, “üç yıllık sefer” diye anılan (1386-1388) askerî harekâtı sonucu Azerbaycan’ı ele geçirdi ve Irak’a kadar topraklarını genişletti. Daha sonra Altın Orda Hanlığı’nı parçalayarak bu kesime, oradan Anadolu ve Suriye’ye yönelip Bağdat’a kadar ilerledi, böylece çok geniş bir alanda hâkimiyet kurdu. Timur, 1399-1400 döneminde Memlükler’i ve ardından Osmanlılar’ı yendi; bölgedeki eski beylikleri tekrar canlandırıp onlara egemenliğini kabul ettirdi. 807’de (1405) vefatı sırasında geride çok geniş sınırları olan bir imparatorluk bıraktı. Ancak kurduğu siyasî birlik hânedan mensupları arasındaki kavgalar yüzünden kısa sürede parçalandı ve yaklaşık bir asır sonra ortadan kalktı.</p>



<p>Timur’un ölümü büyük bir hâkimiyet mücadelesinin başlamasına yol açtı. Veliahdı Pîr Muhammed, oğlu Şâhruh ve Mîrân Şah’ın oğlu Halil Sultan hükümdarlıklarını ilân ederek saltanat mücadelesine giriştiler. Semerkant’ı ele geçiren torunu Halil Sultan şehri muhafaza edemedi. 1409’da hâkimiyeti ele geçiren Timur’un küçük oğlu Şâhruh 823 (1420) yılına kadar batıda ciddi bir teşebbüste bulunamadı. Timur’un ölümünün üzerinden üç yıl geçmeden Karakoyunlular, Azerbaycan’da hâkim olmak suretiyle Timurlular için bir rakip haline geldiler. Öte yandan Ankara Savaşı’nın ardından parçalanan Osmanlı Devleti yeniden toparlanmıştı. Osmanlılar’ın Timur’un canlandırdığı Anadolu beyliklerine karşı tutumu da hoş karşılanmıyordu. Vaktiyle Timur’a olduğu gibi şimdi de Şâhruh’a Anadolu’ya gelmesi yolunda çağrılar yapılıyordu. Zaman zaman Şâhruh’un, babasının daha önce ele geçirdiği yerleri yeniden istilâ edip Boğazlar üzerinden Balkanlar’a ve Kırım’dan tekrar Azerbaycan’a dönme niyetini taşıdığı söyleniyordu. Hem Ortadoğu’da gücünü göstermek hem de kendisine bir türlü baş eğmek istemeyen Karakoyunlular’a ağır bir darbe indirmek için Şâhruh 1420, 1429 ve 1434 yıllarında Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya kalabalık ordusuyla seferler düzenledi. İlk iki sefere Belh, Tohâristan ve Fars valiliği yapan oğlu İbrâhim Sultan da katıldı. Ancak Karakoyunlu Türkmenleri meselesi onun sağlığında çözülemedi. Bu tehlike ileride daha da büyüyerek Cihan Şah zamanında Karakoyunlular’ın Timurlu topraklarının büyük bir kısmını ve Herat’ı ele geçirmelerine kadar vardı. Öte yandan devamlı şekilde Mâverâünnehir’e akınlarda bulunan Özbekler (Şeybânîler), bu faaliyetlerini gittikçe arttırıp Şâhruh’tan sonra ortaya çıkan mirzalar arasındaki mücadelelerde faal bir rol oynadıkları gibi devleti ortadan kaldıran başlıca unsur oldular.</p>



<p>Şâhruh, 1446’da kendisine karşı ayaklanan torunu Sultan Muhammed üzerine gittiği sırada Rey yakınında öldü (12 Mart 1447). Şâhruh’un oğlu İbrâhim Sultan ve diğer erkek çocukları daha önce vefat etmişlerdi. Yerine oğlu Uluğ Bey geçti (1447-1449). Babası zamanında hâkimi bulunduğu Semerkant’tan başşehir Herat’a seyahatinden başka ülkenin diğer yörelerine gitmemişti. Babasının batıya yönelik seferlerine onun gönderdiği yardımcı birlikler katılıyor, fakat kendisi bölgesine yakın yerlerde cereyan eden savaşlarda bile yer almıyordu. Babasının sağlığında tek erkek evlât olduğundan veraset konusuyla ilgilenmemişti. İki yıllık saltanatı mücadeleler içinde geçti, oğlu Abdüllatif tarafından öldürülünce ülkede karışıklıklar daha da arttı, devlet Herat ve Semerkant merkezli iki kola ayrıldı. Abdüllatif devri (1449-1450) Uluğ Bey devriyle kıyaslanacak olursa din adamları için iyi, ahali ve asker için kötü bir devir oldu. Onun suikast sonucu öldürülmesinin ardından İbrâhim Sultan’ın oğlu Mirza Abdullah (1450-1451) hapisten çıkarılarak tahta oturtuldu. Semerkant’ta Abdüllatif’in şiddete dayanan idaresinden sonra nisbeten daha yumuşak bir dönem başladı. Uluğ Bey zamanındaki düzen âdeta geri geldi. Fakat devlet idaresindeki bu değişiklik özellikle din adamlarının yaşadığı Buhara’da hoş karşılanmıyordu. Abdüllatif’in ölüm haberi üzerine şehrin daruga ve kadısı esir bulunan Ebû Said’i serbest bırakarak ona biat etmişlerdi. Ebû Said Mirza Han, Özbekler’den yardım sağlamak suretiyle Semerkant’a yürüdü ve Çağataylar’ı yenilgiye uğrattı, şehri ele geçirip tahta oturdu. Ebû Said Mirza Han’ın saltanatı ise (1451-1469) Uluğ Bey’inkinin aksine din adamlarının hâkimiyet devriydi. Ebû Said, Semerkant’a Uluğ Bey’in değil Abdüllatif’in öcünü almak üzere girmişti. Bundan sonra Semerkant’ta Uluğ Bey’in kırk yılı bulan hâkimiyeti yerine Ebû Said’in Taşkent’ten davet ettiği Nakşibendî şeyhi Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın yine kırk yıl sürecek olan mânevî hâkimiyeti başlamış oluyordu.</p>



<p>Türkistan’da bu olaylar cereyan ederken Horasan ve Irâk-ı Acem’de Timurlu mirzaları arasındaki çekişmelerden yararlanan Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah, 862’de (1458) Horasan’a yürüyüp Herat’ı ele geçirdi. Cihan Şah artık sadece Mâverâünnehir hâkimi Ebû Said’den endişe duymaktaydı. Ebû Said’in Herat’a doğru ilerlediğini öğrenen Cihan Şah, bu sırada oğlu Hasan Ali’nin Tebriz’i ele geçirerek hükümdarlığını ilân ettiğini öğrenince Horasan’da daha fazla kalamadı, Ebû Said ile anlaşıp dönmeye karar verdi. Cihan Şah’ın Horasan’ı boşaltması, Irâk-ı Acem, Fars ve Kirman’ın Karakoyunlular’da kalması şartıyla barış yapıldı. Fakat bir süre sonra Cihan Şah’ın öldürülmesi üzerine Ebû Said, İran’ın batı bölgesini ele geçirmeye karar verdi. Esasen Cihan Şah’ın oğlu Hasan Ali babasının öcünü almak için Ebû Said’den yardım istiyordu. Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’e karşı harekete geçen Hasan Ali’ye yardım etmek ve batıda Türkmenler’in elindeki toprakları geri almak düşüncesiyle yola çıktı, ancak bu sefer onun ölümüyle sonuçlandı (1469). Ebû Said’in ölümüyle Timurlular, Horasan’ın batısında kalan toprakları Akkoyunlular’a terketmiş oldular.</p>



<p>Ebû Said’in ölüm haberi Herat’a ulaşınca Hüseyin Baykara (1470-1506) şehre girdi. Hüseyin Baykara daha çok oğulları ile uğraşmak zorunda kaldığı gibi zamanında siyasî, idarî ve malî güçlükler ortaya çıktı. En büyük sıkıntı malî hususlarda kendini gösterdi. Buna çare olarak çeşitli kimseler vezirlik makamına getirildi. Zaman zaman iki kişi aynı anda vezir olduysa da bu durum türlü aksaklıklara yol açtı. Bu sıralarda başşehir Herat, Ortaçağ’ların diğer merkezleri olan Dımaşk, Bağdat, Kahire ve İstanbul gibi hem yüksek bir medeniyet hem eğlence merkezi durumuna gelmişti. Bu genel rehavet ve ciddi anlamda gelir azalması türlü siyasî çalkantılara yol açtı. Özbekler’in zaferini kolaylaştıran, Bâbür’ün hâtıralarında anlattığı, Hüseyin Baykara’nın ölümünden sonra birbirinden nefret eden oğulları Muzaffer Hüseyin ile Bedîüzzaman’ın ortak sultan ilân edilmesi son derece tehlikeli bir gelişme oldu. Mâverâünnehir’de durumunu kuvvetlendiren Muhammed Şeybânî Han Mayıs 1507’de Herat’ı ele geçirdi. Ahlâk telakkileri zaafa uğramış, canlılığını kaybetmiş bir şehir toplumunun yıpranmamış Özbekler karşısında tutunması zaten beklenemezdi. Şah İsmâil’in 916’da (1510) Şeybânî Han’ı öldürmesinden yararlanan Bâbür’ün bütün gayretlerine rağmen ülke Özbek istilâsından kurtarılamadı. Timurlu sülâlesi ancak Bâbür’ün Hindistan’da kurduğu devlet sayesinde varlığını sürdürebildi.</p>



<p><strong>Devlet Teşkilâtı.</strong>&nbsp;Timur devlet teşkilâtını eski Türk ve Moğol geleneklerine göre oluşturmuştu. İbn Arabşah’a göre Timur yasayı şeriata tercih ediyordu. Timurlu tarihçileri oğlu Şâhruh’u ise şeriata bağlı bir hükümdar diye anarlar. Uluğ Bey babasının aksine devlet idaresinde dedesi Timur’u taklit etmişti. Uluğ Bey’den sonraki hükümdarlar hâkimiyeti ele geçirmek veya sürdürebilmek için din adamlarına daha fazla ilgi göstermiştir. Abdüllatif, Ebû Said ve oğlu Sultan Ahmed şeriata göre hareket ediyorlardı. Hüseyin Baykara daha serbest düşünceli bir hükümdardı. Timur, devletini bir dünya hâkimiyeti fikri çerçevesinde tasarlamıştı ve dünyanın iki hükümdara yetecek kadar büyük olmadığını söylüyordu. Cengiz Han ailesiyle akrabalığa özel bir önem veren Timur 1370’te Gāzân Han’ın kızı Saray Mülk Hanım’ı nikâhına almış, ancak bu hanımdan oğlu olmamıştı. Timur ölünceye kadar Cengiz Han soyundan birini -kukla dahi olsa- han sıfatıyla yanında bulundurmuş, kendisi bey unvanı ile yetinmişti. Daha sonra Uluğ Bey de Cengiz Han soyundan gelen kişileri hanlık tahtına oturtmuş, ancak Şâhruh zamanında buna gerek duyulmamıştır. Diğer Türk devletlerinde görüldüğü gibi Timurlular’da da belli bir veraset usulü yoktu. Ülke hânedanın ortak malı kabul ediliyor ve bütün mirzalar aynı şekilde yetiştiriliyordu. Bir eyalet merkezine gönderilen mirza orada devlet merkezindeki saray ve idare teşkilâtını aynen kurar, âdeta bir hükümdar gibi bölgeyi idare ederdi. Mirzaların hukukî durumları ve devletin hânedanın ortak mülkü kabul edilmesi sık sık ayaklanmalara ve taht mücadelelerine yol açmıştır.</p>



<p>Türk-Moğol unsurları ile yerli İran ve İslâm unsurlarının karışmasından meydana gelen Timurlular’da devlet merkezinde askerî ve idarî-malî işlere bakan başlıca iki divan mevcuttu. Tavacı Divanı adı da verilen Dîvân-ı Büzürg-i Emâret’in beyleri diğer bütün görevlilerin önündeydi. Türkler ve Türkleşmiş Moğollar’la ilgilenen bu divana Türk Divanı da deniliyor, kâtiplerine ise “bahşı” veya “nüvîsendegân-ı Türk” adı veriliyordu. Divanın başında bir divan beyi bulunuyordu, ayrıca pek çok tavacı emîri mevcuttu. Geniş yetkilere sahip tavacılar askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatı ile uğraşıyor, ganimeti paylaştırıyor ve hükümdarın önünde geçit resmi yaptırıyordu. Hükümdarların hassa alayı 1000 kişilik Kavçin Bölüğü idi. Bunun dışında hükümdarın yakınlarından “içki, inak, yasavul” ve “çehreler” vardı. Ordu “tümen” (10.000), “binlik” (hezâre) ve “yüzlük”lerden (koşunlar) meydana geliyor, sağ kanat, sol kanat ve merkezle öncü ve artçı kısımlarına ayrılıyordu. Ordunun silâh ihtiyacını karşılamak üzere cebehâne (kurhâne) bulunmaktaydı ve bunun idaresi kur beyine aitti. Savaşta yararlılık gösterenler ödüllendiriliyor, kendilerine soyurgallar veriliyordu. Hükümdarın hizmetindekilere bir ihsanı olan bu tabirle daha çok dirlik gibi arazi kastediliyordu. Soyurgal sahibi bütün vergilerden muaf tutuluyor, devlet hazinesine ödenen vergileri toplama hakkını kazanıyordu. Soyurgallar zamanla veraset yoluyla intikal etmeye başlamış, din adamları ve ibadet yerleri için de verilmiştir.</p>



<p>Türk-Moğol toplulukları dışındaki halkın işleriyle ve malî hususlarla ilgilenen ikinci divan Dîvân-ı Mâl (Sart Divanı) diye adlandırılıyordu. Divanın başında bir divan beyi bulunuyor, kâtiplerine vezir veya nüvîsendegân-ı Tâcik deniliyordu. Bu divanın beyleri teşrifatta tavacı emîrleriyle vilâyetlerin darugaları arasında yer alıyordu. Başlıca görevleri vergi işlerini yürütmek, tarım üretimiyle ilgilenmek, şehirlerin imarıyla uğraşmak ve gelirlerin arttırılmasını sağlamaktı. Para bastırılması, hesapların tutulması, vergilerle ilgili yolsuzluklara dair şikâyetler de bu divanın görev alanına giriyordu. En yüksek para birimi tümen olmakla birlikte en çok kullanılan para biriminin kepekî dinarı ile dirhem ve tenge olduğu anlaşılmaktadır. 1 tümen 10.000 dinar karşılığıydı. Gümüş kepekî dinarının 2 miskal (yaklaşık 9 gr.) tam ayar gümüş olduğu kaydedilmektedir.</p>



<p><strong>İktisadî Hayat.</strong>&nbsp;Timur zamanında tarımın canlandırıldığı dikkati çeker. Timur işlenebilecek hiçbir yerin boş bırakılmasını istemiyordu. Bu maksatla pek çok kabileyi başka yerlere göçürerek iskân edilmemiş yerleri iskâna açmış, ülkenin çeşitli yerlerinde kanallar kazdırmıştır. Bu etkinliklere Şâhruh zamanında da devam edilmiştir. Şâhruh 1410 yılında Moğol istilâsından beri harap durumda bulunan Merv şehrinin imarını emretmiş, 1435’te Kazvin’e geldiğinde Azerbaycan ve Irâk-ı Acem’in imarını istemiş, boş kalan toprakların işlenmesini sağlamak için köylülerden beş yıl süreyle vergi alınmayacağını ilân etmiştir. Devletşah, her ne kadar Uluğ Bey döneminde arazi vergisinin en düşük seviyeye indirildiğini ve bunun köylünün refahını arttırdığını, İsfizârî de Hüseyin Baykara zamanında halkın kendini tamamen ziraata verip tarıma açılmayan arazi kalmadığını ifade ediyorsa da köylünün sıkıntı içinde yaşadığını dile getiren kayıtlar da mevcuttur.</p>



<p>Ticarî faaliyetlere gelince Semerkant’ta pek çok dokuma imalâthanesi bulunuyor ve şehir baharat ticaretine merkezlik ediyordu. Clavijo’nun yazdığına göre Timur ticareti daima teşvik etmiş, bu düşünceyle Fransa kralına gönderdiği mektupta karşılıklı olarak ticaret yapılmasını istemiştir. Tüccarları koruma siyaseti Şâhruh zamanında da sürdürülmüştür. Tebriz ve Sultâniye’nin ticarî önemi devam etmiş, Sultâniye milletlerarası bir pazar konumuna yükselmiştir. Güneydeki Hürmüz’ün de ticaret merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Menşei Uygurlar’a kadar giden, Moğollar devrinde canlandırılan, devlet sermayesine dayalı ortaklık kurumu bu dönemde de etkiliydi. Devlet hazinesinden yardım alan ortaklara büyük imkânlar sağlanıyor, bunlara tarhanlık verilerek vergiden muaf tutuluyordu. Hissedarlar arasında hükümdar ailesinin ve ileri gelenlerin bulunduğu bu ortaklıklarda faizle borç verme usulü de uygulanmış, bu uygulama şeriata aykırı olduğundan zaman zaman anlaşmazlıklara ve ulemânın itirazlarına yol açmıştır. Başşehir Herat devlet gelirlerinin toplandığı yerdi. Hüseyin Baykara devrinde Herat’ta biriken servet iktisadî faaliyetleri arttırmış, eski çarşı ve pazarlar yeni ilâvelerle büyütülmüştür. Herat’a bağlanan ticaret yolları üzerinde yeni ribâtlar yapılmıştır.</p>



<p><strong>Din ve Kültür.</strong>&nbsp;Timurlu sülâlesi mensupları başlangıçta Sünnî oldukları gibi halkın çoğunluğu da Sünnî idi. Ancak Gîlân, Mâzenderan, Hûzistan ve Sebzevâr bölgelerinde Şiîlik ağır basmaktaydı. Medreselerde Sünnî sistemine göre eğitim yapılmasına rağmen Şiîliğin yayılmasına ve Râfizî cereyanlara engel olunamamıştır. Hurûfîler, Nurbahşîler ve Müşa‘şaalar bu cereyanların başlıcaları idi. Sünnî tarikatların en yaygını Nakşibendîlik’ti. Nakşibendî tarikatına adını veren Bahâeddin Nakşibend, Timur’a çağdaş olmasına rağmen kaynaklarda Timur ile Buharalı şeyhler arasındaki münasebete dair hiçbir bilgi yoktur. Timur, İslâm dini ve tarihi hakkında epeyce mâlûmata sahipti. Seferlerini gazâ diye adlandırmakla birlikte din, Timur nezdinde siyasî amaçlarına erişebilmek için kullandığı bir araçtan başka bir şey değildi. Şeriat hükümlerine uymaya ve emirlerini uygulamaya çalışan Şâhruh ise yaşayışı ve davranışlarından dolayı her asrın başında bir din müceddidinin geleceği yolundaki hadise dayanarak tarihçi Abdürrezzâk es-Semerkandî tarafından asrın müceddidi olarak gösterilmiştir. Sadr, şeyhülislâm, kadı ve müderris gibi devlet hizmetindeki görevlilerle halk kitlelerinin temsilcileri durumundaki tarikat şeyhleri ve dervişleri arasında mücadele eksik olmazdı. Timurlu hükümdarlarının Sünnî olması ve Sünnî tarikatların bilhassa Şâhruh’un şahsında büyük bir koruyucu bulmasına rağmen Şiîlik cereyanı gittikçe güçlenerek XV. yüzyılın sonunda büyük çatışmalara yol açmıştır. Nihayet Sünnîliğin temsilcileri Şiîliğe karşı girişilen mücadelelerde başarı gösteremeyecek duruma düşmüş ve İran’da Şiîlik dinî görüşlerini mutaassıp taraftarlarından sağladıkları askerî güçle birleştiren, başlangıçta Sünnî esaslara sahip, ancak zamanla Şiîliğe intisap eden Safevîler’in ve İran’ın resmî mezhebi haline gelmiştir.</p>



<p>Timur seferleri esnasında günlük tutturuyordu. İlhanlılar’da büyük gelişme gösteren tarihçilik Timurlular zamanında da himaye görmüştür. Nizâmeddîn-i Şâmî ve Şerefeddin Ali Yezdî’nin&nbsp;<em>Ẓafernâme</em>’leri Timur’un başarılarını anlatır. Şâhruh’un saltanatının ilk yıllarında Netanzî’nin telif ettiği&nbsp;<em>Münteḫabü’t-Tevârîḫ-i Muʿînî</em>&nbsp;genel bir tarihtir. Şâhruh devrinin en büyük tarihçisi hiç şüphesiz Hâfız-ı Ebrû’dur. Onun Şâhruh’a takdim ettiği&nbsp;<em>Mecmûʿa</em>&nbsp;ile&nbsp;<em>Zübdetü’t-tevârîḫ-i Bâysungurî (Mecmaʿu’t-tevârîḫ)</em>&nbsp;adlı eserleri meşhurdur. Abdürrezzâk es-Semerkandî’nin&nbsp;<em>Maṭlaʿ-ı Saʿdeyn ve Mecmaʿ-ı Baḥreyn</em>&nbsp;adlı eseri 830 (1427) yılından sonra verdiği bilgiler açısından değerlidir. Hüseyin Baykara ve veziri Ali Şîr Nevâî, Herat’a hâkim olunca Timurlu sarayı yeniden bir ilim merkezi haline gelmiş ve tarih alanında önemli eserler yazılmıştır. Bunlardan ilki Mîrhând’ın&nbsp;<em>Ravżatü’ṣ-ṣafâʾ</em>&nbsp;adlı yedi ciltlik kitabıdır. Mîrhând’ın torunu Hândmîr’in&nbsp;<em>Ḥabîbü’s-siyer</em>’i de değerli bilgiler ihtiva eder. Hüseyin Baykara dönemindeki Herat’ta günlük hayat Vâsıfî’nin&nbsp;<em>Bedâyiʿu’l-veḳāyiʿ</em>&nbsp;adlı eseri sayesinde öğrenilmektedir. Bu devirde Farsça şiir gerilemeye yüz tutmuştur. Başlıca temsilciler olarak Hâfız-ı Şîrâzî ve Abdurrahman-ı Câmî sayılabilir. Ayrıca Ni‘metullāh-ı Velî, Kāsım-ı Envâr tasavvufî şiirin önemli temsilcileridir.</p>



<p>Zengin şehir merkezlerinde İran şairlerini tanımış olan Timurlu mirza ve beyleri kendi dilleriyle de şiirler yazılmasını arzu ediyordu. Bu sayede yazılan şiirler, Ali Şîr Nevâî ile klasik İran örneklerinin mükemmelliğine eriştiği gibi Nevâî&nbsp;<em>Muhâkemetü’l-lugateyn</em>&nbsp;adlı meşhur eserini kaleme almıştır. XV. yüzyıl Çağatay edebiyatının ilk mühim siması olan Sekkâkî’nin divanı bugüne ulaşmıştır. Fars hâkimi Mirza İskender adına kaleme aldığı&nbsp;<em>Mahzenü’l-esrâr</em>&nbsp;adlı mesnevisiyle tanınan Hârizmli Haydar Tilbe “Türkî-gûy” lakabıyla şöhret kazanmıştır. XV. yüzyılın ilk yarısının en güçlü şairi Lutfî’dir. Şairleri himaye eden mirzaların kendileri de Türkçe şiirler yazıyordu. Bunlar arasında Seyyid Ahmed, İskender ve Ebû Bekir zikredilebilir. Bazı beyler adına Uygur alfabesiyle eserler telif edildiği de görülmektedir. Mansûr Bahşî 1435’te&nbsp;<em>Bahtiyârnâme</em>’yi, Melik Bahşî 1436’da&nbsp;<em>Mi‘racnâme</em>’yi kaleme almış, yine aynı yıllarda&nbsp;<em>Tezkiretü’l-evliyâ</em>&nbsp;yazılmıştır.</p>



<p>Zamanlarının büyük bir kısmını seferlerde geçiren Timurlu hükümdar ve beyleri eğlenceden de geri kalmıyorlardı. Timur’un seferleri sırasında ele geçirerek Semerkant’a gönderdiği sanatkârlar içinde bazı çalgıcı ve okuyucular da bulunuyordu. İbn Arabşah, Timur devri hânendeleri arasında Abdüllatif, Mahmud, Cemâleddin Ahmed ve Abdülkādir-i Merâgī’nin adlarını sayar. Clavijo’nun da anlattığı gibi kadın ve erkeklerin katıldığı toylar veriliyor, bu arada çalgılar çalınıp şarkılar söyleniyordu. Hüseyin Baykara devrinde Herat’ta biriken servet ve bunun sağladığı refah mûsiki meclisleri düzenlenmesini ve mûsikişinasların çoğalmasını sağlamıştır. Yine seferler esnasında Semerkant’a götürülen sanatkârlara ait mimari eserler ve onların duvarlarını süsleyen resimler kaynaklarda zikredilir. İbn Arabşah, Timur devrinin en büyük nakkaşı olarak Bağdatlı Abdülhay Hâce’yi zikretmektedir. Kendisi de hattat olan Mirza Gıyâseddin Baysungur, Herat’taki konağını zamanın sanat akademisi haline getirmiştir. Daha sonra Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî’nin şahsında yeniden koruyucu bulan sanatkârlar ortaya çıkmış, tabiat manzaralarını geleneksel unsurlarla birleştirerek kitap ressamlığında bir yenilik yapmayı başaran Bihzâd yetişmiştir. Yine devlet adamlarının sanatkârları koruması sonucunda meydana gelen eserler Batı’da “Timurlu rönesansı” tabirinin doğmasına yol açmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALTINORDU (ALTIN ORDA) DEVLETİ</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/altinordu-altin-orda-devleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:14:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5904</guid>

					<description><![CDATA[Orda&#160;Moğolca “çadır, otağ” mânasına gelmektedir. Devletin kurucusu Batu Han’ın ak otağının üst kısmının altın yaldızlı olması sebebiyle bu devlete Altın Orda veya Ak Orda denmiştir. Cengiz Han’ın 1227’de ölümünden sonra yerine geçen oğullarından Ögedey zamanında karar verilen batı seferi, 1237-1241 yılları arasında aralıklarla sürmüş ve Doğu Avrupa’nın önemli bir kısmı istilâ edilmişti. Cengiz’in torunu ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Orda</strong>&nbsp;Moğolca “çadır, otağ” mânasına gelmektedir. Devletin kurucusu Batu Han’ın ak otağının üst kısmının altın yaldızlı olması sebebiyle bu devlete Altın Orda veya Ak Orda denmiştir.</p>



<p>Cengiz Han’ın 1227’de ölümünden sonra yerine geçen oğullarından Ögedey zamanında karar verilen batı seferi, 1237-1241 yılları arasında aralıklarla sürmüş ve Doğu Avrupa’nın önemli bir kısmı istilâ edilmişti. Cengiz’in torunu ve Cuci Han’ın oğlu olan Batu (Sayın) Han idaresinde yapılan bu seferde ilk olarak Volga Bulgarları ortadan kaldırıldı. Ardından 1237 yılı sonlarında, başta Moskova olmak üzere Rus knezliklerinin pek çok kale ve şehirleri iki üç ay gibi kısa bir zamanda ele geçirildi. Batu Han bundan sonra, bir Türk kavmi olan Kumanlar üzerine yürüyerek onları dağıttı. Kumanlar’dan bir kısmı Kama Bulgarları arasına, geri kalanları da Macaristan’a iltica etmek mecburiyetinde kaldılar. Kumanlar yurtlarından çıkarılıp batıya sürüldükten sonra, Aralık 1240’ta Ukrayna steplerine inilerek bölgenin en büyük knezliği olan Kiyef zaptedildi. Batu Han’ın orduları daha sonra Polonya, Macaristan, Avusturya ve Dalmaçya’ya kadar olan bölgeyi yağmaladı. Batu Han nihayet kazandığı büyük başarılardan sonra 1241 yılında İdil nehrinin aşağı mecrasına dönerek “Orda” merkezini kurdu. Saray adı verilen ve siyasî önemi yanı sıra ticaret yollarının da üzerinde bulunan şehir kısa zamanda gelişerek Doğu Avrupa ile Batı Sibirya arasında en büyük merkez haline geldi.</p>



<p>Çağatay Han ve Ögedey Kağan’ın 1241 yılında birbiri ardınca ölmeleri üzerine Cengiz’in torunları arasında en yaşlı ve itibarlı kişi durumuna geçen Batu Han, daha rahat hareket etme imkânına sahip oldu. Böylece İrtiş boyundan Aral gölünün kuzeyindeki yerler de dahil olmak üzere Kama, İdil havzası, Özü boyu ve Turla bölgesine kadar uzanan geniş bir sahada, merkezi Saray şehri olan Altın Orda Devleti kuruldu. Bu devletin teşkilâtı, Cengiz Han’ın yasası ile Türk töresinin ortak esaslarına göre tesbit edilmekle beraber, idare altına alınan yerlerin mahallî birçok hususiyetleri de göz önünde tutulmuş ve bu esaslar bilhassa Batu Han zamanında başarıyla uygulanmıştır.</p>



<p>Batu Han’ın 1256’da ölümünden sonra yerine geçen oğulları Sertak ve Ulakçı’nın da aynı yıl içinde ölmeleri üzerine Batu Han’ın kardeşi Berke, han oldu. Daha önce müslümanlığı kabul eden Berke Han’ın en büyük başarısı, Altın Orda’ya karşı başlayan isyanları büyümeden kısa zamanda bastırmasıdır. Nitekim hükümdar olur olmaz, bağımsızlığını ilân eden Galiçya kralını tekrar itaat altına almayı başardı. Daha sonra Mısır Sultanı Baybars ile anlaşarak Altın Orda’yı kontrol etmek isteyen Hülâgû ile savaştı ve onu da yendi. Ancak İlhanlı Hakanı Abaka Han ile yaptığı savaşta yenilgiye uğradı; dönüş sırasında da hastalanarak 1266 yılı başlarında öldü. Berke’den sonra Altın Orda’nın başına geçen Mengü Timur (1266-1280), takip ettiği ihtiyatlı politika ile devletin bütünlüğünü ve istiklâlini bir müddet daha korumayı başardı. Fakat Mengü’nün yerine geçen Tuda Mengü Han zamanında (1280-1287) devletin bütünlüğü tehlikeye düştü ve bundan sonraki yirmi beş yıllık süre, Altın Orda’nın ilk fetret devri oldu. Bu ilk fetret devri XIV. yüzyılın başlarında sona erdi. Özbek Han (1315-1341) ile Canıbeg Han’ın (1342-1357) saltanatları döneminde Altın Orda’nın bütünlüğü yeniden sağlandı ve devlet eski kudretli günlerine kavuştu. Fakat Berdibeg Han’ın (1357-1359) saltanatı yıllarında Altın Orda yeniden bir karışıklık devrine girdi. 1360-1380 yılları arasındaki bu dönemde hükümdarlık makamına on dört han geçtiği halde hiçbiri devleti eski kudretine kavuşturamadı. Çünkü saltanat için bir taraftan beylerin, diğer taraftan da prenslerin birbirleriyle giriştikleri kanlı mücadeleler devletin büyük ölçüde zayıflamasına sebep oldu. Altın Orda’daki bu karışıklıktan faydalanan Litvanya Dukalığı ile Podolya Prensliği hemen istiklâllerini ilân ettiler. Ardından Deştikıpçak’ın batısındaki Tatar beyleri baş kaldırdı ve Litvanya Dukalığı da Özü nehrinin doğusuna kadar olan yerleri ele geçirdi. Litvanyalılar’ın bu hareketinden cesaret alan Ruslar ise Dimitri Donskoy önderliğinde isyan ederek 1380’de ilk defa Altın Orda kuvvetlerine karşı başarıyla mücadele ettiler.</p>



<p>Altın Orda’nın batısında bu gelişmeler olurken doğuda Çağatay ulusu parçalanıp yıkılmış, yerine Timur Devleti kurulmuştu. Timur, Altın Orda’nın başına yeni geçmiş olan Toktamış Han’ı (1379-1396) destekleyerek duruma tamamen hâkim olmasını sağladı. Fakat bu iki müslüman devletin hükümdarları arasındaki dayanışma uzun sürmedi ve Azerbaycan meselesi yüzünden araları açıldı. Timur Altın Orda’ya karşı sefere çıkarak Toktamış Han’ı 1391’de Kondurca’da, Nisan 1395’te de Terek’te büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu yenilgilerden sonra Altın Orda Hanlığı hızla parçalanmaya başladı. Timur Kutluk (1396-1400), Timur tarafından Altın Orda hükümdarı ilân edildi. Onun 1400’de ölümü üzerine Edige Mirza yönetimi ele geçirerek 1419’a kadar devleti idare etti. Edige Mirza’dan sonra başa geçen Uluğ Muhammed Han (1419-1422) ise büyük bir lider olmasına rağmen saltanat mücadelesine girmiş olan prensler tarafından tahttan indirildi. Mâverâünnehir hâkimi Uluğ Bey’in yardımı ile Barak Han (1425-1427), Uluğ Muhammed’i Saray şehrinden sürerek hükümdarlığını ilân etti. Uluğ Muhammed 1427’de Altın Orda tahtını yeniden ele geçirdi ise de bir müddet sonra Kırım’da hanlığını ilân etmiş olan Hacı Giray’ın yanına sığınmak zorunda kaldı. Altın Orda Hanlığı’nı ele geçiren Küçük Muhammed Han’ın (1427-1445) onu takip ettirmesi üzerine, Uluğ Muhammed kuzeye giderek orada Kazan Hanlığı’nı kurdu. Küçük Muhammed Han böylece tamamen Altın Orda’nın hâkimi oldu.</p>



<p>Küçük Muhammed Han’ın ölümünden sonra yerine geçen Seyyid Ahmed Han (1445-1465), Hacı Giray’ın kurduğu Kırım Hanlığı ile Moskova knezliğine karşı amansız bir mücadeleye girişti. Altın Orda’yı eski parlak günlerine döndürmek maksadıyla giriştiği bu mücadelede oldukça başarılı sonuçlar aldı. Fakat Kırım Hanı Hacı Giray ile Moskova knezi III. İvan, aralarında anlaşarak bir ittifak kurdular. Kırım-Moskova ittifakına karşı Seyyid Ahmed Han da Lehistan ve Litvanya ile anlaşıp bir cephe meydana getirdi ise de bir sonuç alamadı. Seyyid Ahmed’in yerine Altın Orda’nın başına geçen Ahmed Han da (1465-1481) mücadeleyi sürdürdü. Bu mücadele Kırım’ın 1475’te Osmanlı idaresine geçmesinden sonra da devam etti. Osmanlı desteğindeki Kırım Hanlığı ile mücadeleden çekinen Ahmed Han, Leh Kralı IV. Kazimir ile anlaşarak 1480’de Moskova üzerine yürüdü. Ahmed Han’ın gelişini haber alan Ruslar Moskova’yı terkettiler. Fakat Moskova knezinin müttefiki Kırım hanının Lehistan üzerine sefer açarak Lehliler’in kendisine yardım etmelerine engel olması yüzünden, panik halinde kaçan Ruslar’ı takip edemedi. Kış mevsiminin de yaklaşması üzerine acele ile ve perişan bir halde geri çekilmek mecburiyetinde kaldı. Başşehrinin Kırım topçuları tarafından yerle bir edildiğini gören Ahmed Han, memleketinin ve halkının içine düştüğü bu felâketin acısına dayanamayıp üzüntüsünden öldü. Ahmed Han’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Şeyh Ahmed Han (1481-1502), dirayetsiz bir hükümdar olduğu için memleketi içine düştüğü buhrandan kurtaramadı. Taht mücadelesine giren prenslerin artması ve bunlar arasındaki rekabet, zaten ağır darbeler yemiş olan devletin parçalanmasına yol açtı. Böylece Altın Orda toprakları üzerinde daha önce kurulan Kırım, Kazan ve Nogay hanlıklarından başka Astarhan ve Sibir hanlıkları da ortaya çıkmış oldu.</p>



<p><strong>Kültür ve İktisadî Hayat.</strong>&nbsp;Altın Orda halkının büyük çoğunluğunu, X. yüzyıldan itibaren müslüman olan çeşitli Türk boyları meydana getiriyordu. Yalnız idareci durumundaki bir kısım Moğol unsurlar, başlangıçta İslâmiyet’i kabul etmemişlerdi. Fakat Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle Altın Orda tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. X. yüzyıldan beri İslâm kültürünün iyice yaygınlaştığı bölgede bilhassa Saray şehrinin kuruluşu ve devlet merkezi yapılmasından sonra Türkistan’la ticarî ve kültürel münasebetler hızla gelişmiş, bundan dolayı da İslâmiyet’in tesiri artmıştır. İslâmiyet, özellikle Özbek Han zamanında Altın Orda’nın hâkim olduğu sahalarda hızla yayılmış, Saray başta olmak üzere birçok şehir, bütün İslâm memleketlerinde olduğu gibi camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmiştir. Hükümdarlarla devletin ileri gelenleri saraylarında ve mâlikânelerinde âlimleri, şeyhleri, seyyidleri ve hocaları barındırmış ve korumuşlardır. Hatta Kutbüddin er-Râzî, Şeyh Sa‘deddin et-Teftâzânî gibi meşhur İslâm âlimleri davet üzerine Saray şehrine gelmişlerdir. Saray’dan başka Azak, Batçin, Bakü, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan, Kırım, Kırım-ı Cedîd, Macar, Macar-ı Cedîd, Saraycık, Sığnak-ı Cedîd, Ükek, Hacıtarhan, Şabran gibi şehirler kültür ve ticaret bakımından oldukça gelişmiş, bunlardan bazıları ithalât ve ihracat limanları haline gelmiştir. Ancak Avrupa ile Asya arasındaki ticaret daha çok Ön Asya yolundan yapıldığı için Altın Orda iktisadî bakımdan pek ilerleme gösterememiştir. Devletin gelirleri halktan, bağımlı Rus knezliklerinden ve yabancı tüccarlardan alınan vergilere dayanmaktaydı.</p>



<p>Altın Orda’nın idarî teşkilâtı eski Türk idare sistemine göre düzenlenmiş, ayrıca bozkır gelenek ve teşkilâtı da devam ettirilmiştir. Bununla beraber, halkın gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayinin gelişmesi, devlet idaresinin yerleşik hayatın getirdiği şartlara göre yeniden teşkilâtlanmasına yol açmıştır. Altın Orda Hanlığı’nda en önemli devlet organı, ancak önemli hadiseler üzerine toplanan kurultay olup han bu meclisin başkanıydı. Kurultay hanların seçimi, büyük savaşların ilânı ve önemli devlet meselelerinin konuşulması gibi hallerde toplanırdı. Kurultay’a hânedan mensupları, “ulus”un çeşitli bölgelerinden gelen emîrler ve hanın hatunları katılırdı. Hatunlar ayrı saray ve mâlikânelerde yaşarlar, Türk kağanlıklarında olduğu gibi hanla birlikte devlet idaresinde rol oynarlardı. Ülkedeki bütün yazışmalar “divan yazıcıları” (divan bitikçileri) tarafından yapılırdı. Ayrıca devletin iç ve dış temsilciliklerini yapan makamları olduğu gibi yol, vergi, ticaret, sanayi gibi işlere bakan memurlukları ve makamları da vardı. Bütün bunların görevleri ayrı ayrı tesbit edilmişti. Bu teşkilât, Altın Orda parçalandıktan sonra kurulan yeni hanlıklarda da devam etmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HARZEMŞAH DEVLETİ</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/harzemsah-devleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:11:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5901</guid>

					<description><![CDATA[Harezmşahlar Devleti (1097-1231) Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın saray hizmetinde bulunan Anuş-tegin’in oğlu Kudbeddin Muhammed, Selçuklu Sançar’a bağlı olarak, Harezmşah unvanı ile, Harezm’i idare etmiş (1097-1128), oğlu Atsız (1128-1156) gayretli ve mücadeleci bir Harezmşah olmuştu. Oğlu İl-Arslan (1156-1172) realist bir siyasî davranışla, batıda Irak Selçuklu sultanları ile iyi münasebetleri devam ettirirken, doğuda, yıllık vergi ile bağlı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Harezmşahlar Devleti (1097-1231)</strong></p>



<p>Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın saray hizmetinde bulunan Anuş-tegin’in oğlu Kudbeddin Muhammed, Selçuklu Sançar’a bağlı olarak, Harezmşah unvanı ile, Harezm’i idare etmiş (1097-1128), oğlu Atsız (1128-1156) gayretli ve mücadeleci bir Harezmşah olmuştu. Oğlu İl-Arslan (1156-1172) realist bir siyasî davranışla, batıda Irak Selçuklu sultanları ile iyi münasebetleri devam ettirirken, doğuda, yıllık vergi ile bağlı olduğu Moğol Kara-Hitay boyunduruğunu kırmağa çalışıyordu. Mâveraünnehir’de Karluklar’ın isyanını bu bakımdan isabetle değerlendirerek Semerkand’a baskısını artırdı. Fakat Kara Hitaylar’ın Harezm’e taarruzları sırasında öldü. Gayesini oğlu ve Harezmşahlar devletinin en büyük hükümdarı Alâaddin Tekiş (1172-1200) gerçekleştirdi: Kara-Hitaylar’ı mağlûp etti (1175). Seyhun ötesi ile münasebet kurarak Kanglı ve Kıpçak Türkleri’ni tâbiiyetine aldı. 1182’de Mâveraünnehir’e girdi ve Buhâra’yı zapt etti. 1187’de Horasan’ın büyük kısmını işgâl etti, Mâzenderân’ı kendine bağladı ve nihayet Selçuklu Sultanı III. Tuğrul’u mağlûp ederek bütün Irak’ı imparatorluğuna ilhak etti (1194). Rey, Hemedan gibi merkezlere kendi vâlilerini yerleştirdi. Kanglı-Kıpçak Türkleri’nden kurulu kuvvetli bir orduya sahipti ve imparatorluğu Aral kuzeyi düzlüklerinden Bağdat yakınlarına kadar uzanıyordu.</p>



<p>Oğlu Alâaddin Muhammed (1200-1220) fütûhatı daha da geliştirdi: 1201’de Gurlılar’ı hezimete uğrattı, Gur ülkesini tâbiiyete aldı (1207), Ilâmış zaferi ile (1210) ile perişan ettiği Kara-Hitaylar’ı nihayet ortadan kaldırdı (1212). Karahanlılar’a son verdi ve Mâveraünnehir’i ilhak etti. Sonra Gurlu devletini nihayete erdirdi. Kirman, Sicistân (Sîstan) ve Ummân denizine kadar olan bölgeleri imparatorluğuna bağladı (1212-1215), en büyük İslâm-Türk devletinin hükümdarı hâline geldi. Taberistan, Erran ve Azerbaycan’ı da nüfuzu altına alan Sultan Muhammed Harezmşah, Şam’ı, Mısır’ı ve Anadolu’yu zapt etmek emelini besliyordu. Fakat Abbasî Halifesi en-Nâsır li-dinillah ile arası açıktı ve iktidara karşı haris bir kadın olan annesi Terken Hâtun ile de iyi geçinemiyordu.</p>



<p>Bu şartlar içinde iken Cengiz Han idaresindeki müthiş Moğol istilâsı Harezmşahlar İmparatorluğu’na çarptı (1220 başları). Buhâra, Semerkand’dan sonra, imparatorluk başkenti Gürgenç Moğollar’ın eline geçti. İstilâcılarla savaşmaya cesaret edemeyen Sultan Muhammed kaçtığı Hazar denizinin ıssız bir adasında öldü (Aralık 1220). İmparatorluk Moğol istilâ akını karşısında çöktü. Irak’a Kafkaslar’a kadar bütün memleket Moğollar’ın eline geçti. Sultan Muhammed’in oğlu Celâleddin, Moğollar’ın önünden çekilerek Hindistan’da, İran’da ve Doğu Anadolu’da, büyük gayretlerle, devletini ihya etmeği denedi, muvaffak olamadı ve 1231’de öldü. Harezmşahlar İmparatorluğu’nun tarihe karışması ile bütün Orta Asya, Yakın-doğu ve Kuzey Türk ülkeleri istiklâllerini kaybederek Moğol tahakkümü altına girdi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/buyuk-selcuklu-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:09:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5898</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve Anadolu’nun Fethi Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan&#160;Selçuk Sübaşı,&#160;Dokak&#160;adlı bir beyin oğlu olup, Oğuz Yabguluğu’nun ordu komutanı idi. Daha sonra Oğuz Yabgusu ile bozuşarak&#160;Aral Gölü&#160;yakınlarındaki&#160;Cend&#160;şehrine geldi (960). Burada kendisi ve O’na bağlı Oğuzlar Müslümanlığı kabul ettiler. Selçuk Sü-başı, Cend şehrinde 1009 yılında yüz yaşını aşkın iken öldü. Beş oğlu vardı. Bunlar&#160;Mikail&#160;(oğulları&#160;Tuğrul&#160;ve&#160;Çağrı&#160;Beyler Büyük Selçuklu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve Anadolu’nun Fethi</strong></p>



<p>Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan&nbsp;<strong>Selçuk Sübaşı</strong>,&nbsp;<strong>Dokak</strong>&nbsp;adlı bir beyin oğlu olup, Oğuz Yabguluğu’nun ordu komutanı idi. Daha sonra Oğuz Yabgusu ile bozuşarak&nbsp;<strong>Aral Gölü</strong>&nbsp;yakınlarındaki&nbsp;<strong>Cend</strong>&nbsp;şehrine geldi (960). Burada kendisi ve O’na bağlı Oğuzlar Müslümanlığı kabul ettiler. Selçuk Sü-başı, Cend şehrinde 1009 yılında yüz yaşını aşkın iken öldü. Beş oğlu vardı. Bunlar&nbsp;<strong>Mikail</strong>&nbsp;(oğulları&nbsp;<strong>Tuğrul&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>Çağrı</strong>&nbsp;Beyler Büyük Selçuklu Devleti’ni kuracaklardır),&nbsp;<strong>İsrail Arslan Yabgu</strong>&nbsp;(torunu&nbsp;<strong>Kutlamışoğlu Süleyman Şâh</strong>&nbsp;Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuracaktır),&nbsp;<strong>Musa İnanç Yabgu</strong>,&nbsp;<strong>Yusuf Yınal Bey</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Yunus Bey</strong>’dir.</p>



<p>Selçuk Bey’den sonra Oğuzlar’ın başına geçen Arslan Yabgu, Karahanlılar’la anlaşarak Oğuzlar’ı Horasan’a geçirmek istedi. Tuğrul ve Çağrı Beyler bu anlaşmayı tanımadılar. Gazneli Sultan Mahmud ise Asrlan Yabgu’dan çekindiği için hile ile O’nu ve maiyetini yakalatıp&nbsp;<strong>Kalincar Kalesi</strong>’ne hapsettirdi (1025). Oğlu&nbsp;<strong>Kutlamış</strong>&nbsp;buradan kaçıp kurtulduysa da Arslan Yabgu hapiste öldü (1032). Kendisine bağlı Oğuzlar’ın bir kısmı dağılırken diğerleri Tuğrul ve Çağrı Bey’in etrafında toplandılar.</p>



<p>Arslan Yabgu’nun bu şekilde ölümü iki önemli sonucu doğurdu. Bunlardan ilki, Arslan Yabgu’nun bu şekilde tutuklanıp ölümü üzerine bütün Selçuklu soyunda Gazneliler’e karşı büyük bir kinin ortaya çıkması, diğeri ise Oğuzlar’daki liderlik meselesinin Tuğrul ve Çağrı Beyler lehine sonuçlanmasıdır.</p>



<p>Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları İnanç Musa Yabgu ile birlikte Horasan’a geldiler. Burada 1035 yılında başlattıkları yurt tutma savaşını kazanarak Selçuklu Devleti’nin temelini attılar. Gazneli Sultan Mes’ud, Oğuzlar’ı Horasan’dan çıkarabilmek amacıyla 1039 yılında büyük bir ordu ile Oğuzlar’ın üzerine yürüdü. Tamamen süvari olan Tuğrul ve Çağrı Beyler komutasındaki Oğuz ordusu, Gazneliler’e karşı büyük bir yıpratma savaşına başladılar. Nihayet son darbeyi vurmak üzere&nbsp;<strong>Dandanakan</strong>&nbsp;denilen yerde Gazne ordusunun karşısına çıkan Selçuklular burada üç günlük bir savaştan sonra büyük bir zafer kazandılar (23/24 Mayıs 1040). Gazne ordusunun bütün ağırlıkları, hazineleri Selçuklular’ın eline geçti. Dandanakan Savaşı’nın olduğu alanda taht kuran Oğuz ileri gelenleri Sultan Tuğrul’u tahta çıkararak O’nu Horasan hükümdarı olarak ilân ve biat ettiler.</p>



<p><strong>Sultan Tuğrul Dönemi (1040-1063)</strong></p>



<p>Dandanakan Savaşı’yla devletini kuran Sultan Tuğrul devrinde doğuda Harezm ülkesi içlerinden batıda Anadolu’da Muradiye, Erciş bölgelerine kadar olan yöre Selçuklular’ın eline geçti. Başlangıçta&nbsp;<strong>Nişâbur</strong>&nbsp;iken daha sonra başkenti&nbsp;<strong>Rey</strong>&nbsp;şehrine taşıyan Sultan Tuğrul devrinin en önemli olayı şüphesiz Abbasî Halifesi ile olan ilişkileridir. Sultan Tuğrul, Doğu Anadolu’ya girdiği sırada, Abbasî Halifesi&nbsp;<strong>Kaim Bî Emrillah</strong>’tan bir mektup aldı. Halife kendisinin Şiî&nbsp;<strong>Büveyhoğulları</strong>’nın ve Türk asıllı&nbsp;<strong>Arslan Besasîrî</strong>’nin elinden kurtarılmasını rica ediyordu. Bunun üzerine Bağdat’a yürüyen Tuğrul, Büveyhoğulları Devleti’ni ortadan kaldırdı (1055), Arslan Besasîrî ise Bağdat’tan kaçtı. Sultan Tuğrul bu sırada isyan eden kardeşi&nbsp;<strong>İbrahim Yınal</strong>’ın isyanını bastırmak üzere İran’a dönmek zorunda kaldı.&nbsp;<strong>Fatımîler</strong>’den yardım gören Arslan Besasîrî, tekrar Bağdat’ı ele geçirerek burada hutbeyi Fatımî Halifesi adına okuttu (1058). Bu sırada Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal isyanını bastırmış ve asi kardeşini yayının kirişi ile boğdurmuştu. Daha sonra tekrar batıya dönen Sultan Tuğrul tekrar Bağdat’a girdi. Arslan Besasîrî yakalanarak öldürüldü. Halifeye büyük saygı gösteren Sultan Tuğrul, O’nu tekrar Bağdat’taki sarayına yerleştirdi (1060). Bundan çok memnun olan Halife Tuğrul’u kılıç kuşatarak, ona&nbsp;<strong>“Rükn’üd dünya ve’ddin”</strong>&nbsp;(Dünya ve dinin temeli) ve&nbsp;<strong>“Kasım emir ül-M’üminin”</strong>&nbsp;(Halife’nin ortağı) unvanlarını verdi. Ayrıca Selçuklu soyu ile akrabalık kurdu. Çağrı Bey’in kızı ile evlenen Abbasî Halifesi kendi kızını da Sultan Tuğrul’a verdi. Sultan Tuğrul Halife üzerinde yalnızca dinî görevleri bırakarak siyasî iktidarı kendi üzerinde topladı. Bu tarihten itibaren İslâmiyet’in liderliği tamamen Türkler’in eline geçmiş oldu. Sultan Tuğrul 1063 yılında 70 yaşında iken öldü. Evlâdı olmadığından yerine kardeşi Çağrı Bey’in büyük oğlu&nbsp;<strong>Süleyman</strong>,&nbsp;<strong>Vezir Amid’ül Mülk Kundurî</strong>’nin oldu bittisi ile tahta çıkarıldı.</p>



<p><strong>Sultan Alparslan (1063-1072)</strong></p>



<p>Horasan Valisi Alparslan başkent Rey üzerine yürüyerek ağabeyini tahttan indirip kendini Selçuklu Sultanı ilân etti. Vezir Kundurî’yi de azlederek yerine&nbsp;<strong>Nizam’ül-Mülk</strong>’ü bu makama getirdi. Saltanatının ilk yıllarında Arslan Yabgu’nun oğlu&nbsp;<strong>Kutlamış</strong>’ın ve kardeşi&nbsp;<strong>Kavurt</strong>’un isyanları ile uğraştı. Kutlamış Alparslan’la yaptığı savaşı kaybetti, kaçarken düşüp öldü (1064). Daha sonra Sultan Alparslan Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı vergiye bağladı.&nbsp;<strong>Ani</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Kars</strong>’ı zapt etti. Anadolu ve Mısır’a da hâkim olarak denizlere ulaşmak isteyen Sultan Alparslan güneye Dicle boylarına giderek Halep’e kadar egemenliğini kabul ettirdi. Ancak burada iken Bizans İmparatoru&nbsp;<strong>Romanos Diogenes</strong>’in büyük bir ordu ile üzerine yürüdüğümü öğrendi. Romanos Diogenes Erzurum üzerinden Malazgirt’e gelirken Sultan Alparslan da 50.00 kişilik kuvvetiyle süratle kuzeye yöneldi. Bir yandan elçiler göndererek Bizans İmparatoru’na sulh teklifinde bulunan Sultan Alparslan’ın bu tutumu Bizans İmparatoru’nda Sultan’ın kendisinden korktuğu kanaatini uyandırmıştı. Her iki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt Ovası’nda karşılaştılar. Bu sırada Bizans ordusundaki ücretli&nbsp;<strong>Peçenek</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Uzlar</strong>&nbsp;soydaşları Selçuklular tarafına geçtiler. Taktik gereği geri çekilen Sultan Alparslan, Bizans İmparatoru’nu üzerine çekerek ordugâhından hayli uzaklaştırdı. Durumu çok geç fark eden İmparator geri çekilme emri verdiyse de artık geç kalmıştı. Dört bir yandan Bizans ordusunu kuşatan Türkler akşama doğru koca Bizans ordusunu yok edercesine yendiler. İmparator Romanos Diogenes ve maiyeti esir düştü. Sultan Alparslan, esir imparatora bir misafir muamelesi yaptı. Romanos Diogenes’in Bizans’taki bütün Türk esirlerini serbest bırakması, büyük bir kurtuluş parası vermesi, her yıl vergi vermesi şartıyla barış yaparak memleketine gönderdi. Ancak Bizans’a dönen İmparator gözleri kör edilerek hapse atılmış ve bu antlaşma böylece uygulama alanı bulamamıştı. Malazgirt Savaşı ile yurt arayan büyük Türk nüfusuna Anadolu’nun kapısı açılmış oldu. Avrupa’da büyük akisler uyandıran bu savaş Haçlı sefelerinin hazırlanması konusunda da Avrupa için bir uyarı oldu.</p>



<p>Daha sonra Maveraünnehir bölgesine sefere çıkan Sultan Alparslan, ele geçirdiği&nbsp;<strong>Yusuf</strong>&nbsp;adlı bir kale komutanı tarafından hançerlenerek şehit oldu (1072), yerine oğlu&nbsp;<strong>Melikşâh</strong>&nbsp;Selçuklu tahtına geçti.</p>



<p><strong>Sultan Melikşâh Dönemi (1072-1092)</strong></p>



<p>Saltanatının ilk yıllarında, Sultan Alparslan zamanında da iki defa isyan etmiş ve affedilmiş olan amcası&nbsp;<strong>Kavurt</strong>&nbsp;tekrar isyan etti. Bu isyan bastırılarak Kavurt yayının kirişiyle boğdurularak idam olundu. Karahanlılar ülkesine yürüyen Melikşâh Semerakant’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Her iki hanedanın arasında akrabalık kuruldu. Gazneliler de aynı akıbete uğradılar ve Melikşâh’ın yüksek hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. Kutlamış’ın oğlu Süleyman Şâh’ı Anadolu’ya göndererek O’nu bu ülkeye emîr olarak atadı. Kutlamış-oğlu Süleyman Şâh kısa zamanda baştan başa bütün Anadolu’yu ele geçirdi.&nbsp;<strong>İzmit</strong>&nbsp;başkent olmak üzere (1077) Anadolu Selçuklu Hanedanı’nın temelini attı. Melikşâh zamanında Selçuklu İmparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştı. Doğuda Seyhun Nehri ve Tanrı Dağları’ndan batıda Akdeniz ve Boğazlar’a, kuzeyde Kafkas Dağları’ndan güneyde Hint Denizi’ne kadar ulaşılmıştı. Melikşâh döneminin en önemli iç olaylarından birisi de&nbsp;<strong>Hasan Sabbah</strong>’ın lderi olduğu&nbsp;<strong>Batınî</strong>&nbsp;hareketidir. Hasan Sabbah, Alamut Kalesi’nde kurduğu yalancı cenneti ile bir tarikat kurmuş, tarikatına mensup fedailerle birçok Türk ve Müslüman ileri gelenlerine karşı suikastlar düzenlemeye başlamıştı. Saltanatının son yıllarında Batınîler’le uğraşan Sultan Melikşâh 38 yaşında iken zehirlenerek öldü (1092).</p>



<p><strong>Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Parçalanması</strong></p>



<p>Sultan Melikşâh’ın ölümünden kısa bir süre sonra Vezir Nizam’ül-Mülk de Batınîler tarafından öldürüldü. Şeklen Irak ve Horasan’daki Büyük Selçuklu Sultanları’na bağlı olmak üzere&nbsp;<strong>Kirman Selçukluları</strong>,&nbsp;<strong>Suriye Selçukluları</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Anadolu Selçukluları</strong>&nbsp;olarak İmparatorluk parçalandı. Melikşâh’tan sonra yerine 5 yaşındaki oğlu&nbsp;<strong>Mahmud</strong>&nbsp;tahta çıkarıldıysa da&nbsp;<strong>Berkyaruk</strong>&nbsp;onu tanımadı. Berkyaruk da 1104 yılında öldü. Yerine kardeşi&nbsp;<strong>Muhammed Tapar</strong>&nbsp;(1105-1118) Isfahan’da tahta çıktı. Tapar’dan sonra Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarı&nbsp;<strong>Sultan Sançar</strong>&nbsp;(1118-1157) tahta çıktı. Gurlular’ı, Karahanlılar’ı, Harezmşahlar’ı tekrar vergiye bağladı. Halifenin siyasî gücü ele geçirme çabalarına tekrar son verdi, O’na yalnızca dinî görevleri bıraktı. Ancak&nbsp;<strong>Karahıtaylar</strong>’a 1141’de&nbsp;<strong>Katvan</strong>’da yenildi. Bu yenilgi Sultan Sançar için bir dönüm noktası oldu ve bir daha toplanamadı. 1153 yılında ayaklana göçebe Oğuzlar’a tutsak oldu. Üç yıllık esaretten sonra kurtarılan Sultan Sançar 1157 yılında 72 yaşında iken öldü.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GAZNELİLER DEVLETİ</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/gazneliler-devleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:06:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5895</guid>

					<description><![CDATA[Gazneliler (969-1187) Gazne Devleti’nin kurucusu&#160;Alp Tigin’dir. Samanoğulları Devleti’nin Herat Valisi idi (955). Daha sonra Samanoğulları ile bozuşan Alp Tigin Gazne şehrine giderek bir devlet kurdu. Şehrin adından dolayı bu devlete Gazne Devleti denilmiştir. Alp Tigin 963 yılında öldü. Yerine oğlu&#160;İshak&#160;geçtiyse de devletin yönetimi komutanlarından&#160;Bilge Tigin&#160;ile&#160;Sebük Tigin’in eline geçmişti. Bilge Tigin’in bir savaşta ölümü üzerine yalnız [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Gazneliler (969-1187)</strong></p>



<p>Gazne Devleti’nin kurucusu&nbsp;<strong>Alp Tigin</strong>’dir. Samanoğulları Devleti’nin Herat Valisi idi (955). Daha sonra Samanoğulları ile bozuşan Alp Tigin Gazne şehrine giderek bir devlet kurdu. Şehrin adından dolayı bu devlete Gazne Devleti denilmiştir.</p>



<p>Alp Tigin 963 yılında öldü. Yerine oğlu&nbsp;<strong>İshak</strong>&nbsp;geçtiyse de devletin yönetimi komutanlarından&nbsp;<strong>Bilge Tigin</strong>&nbsp;ile&nbsp;<strong>Sebük Tigin</strong>’in eline geçmişti. Bilge Tigin’in bir savaşta ölümü üzerine yalnız kalan Sebük Tigin Gazne’yi ele geçirerek&nbsp;<strong>“Yeminîler”</strong>&nbsp;olarak bilinen sülaleyi kurdu.</p>



<p>Gazne Devleti’nin en büyük hükümdarı Sebük Tigin’in oğlu&nbsp;<strong>Gazneli Sultan Mahmud</strong>’dur. Babasının yerine tahta çıkan kardeşi&nbsp;<strong>İsmail</strong>’i tahttan indiren Mahmud (997-1030) 999 yılında Samanoğulları Devleti’nin yıkılması ile topraklarının büyükçe bir bölümünü ele geçirdi. Hindistan’a 17 büyük sefer yaptı. Ganj Nehri kıyılarına kadar Müslümanlığın yayılmasında rol oynadı. Harezmşah ve Karahanlılar’la çarpıştı. Oğuz Yabgusu,&nbsp;<strong>Selçuk-oğlu Arslan Yabgu</strong>’yu hile ile yanına getirterek tevkif ettirip&nbsp;<strong>Kalincar Kalesi</strong>’ne hapsettirdi. Böylece bir müddet için Oğuz tehlikesini savuşturmuş oldu. Zamanında Gazne şehri büyük bir ilim ve kültür merkezi oldu.</p>



<p>Sultan Mahmud’un ölümünden sonra (1030) yerine oğlu&nbsp;<strong>Mes’ud</strong>&nbsp;geçti. Babası ayarında bir hükümdar olmayan Sultan Mes’ud, 23 Mayıs 1040 tarihinde&nbsp;<strong>Çağrı&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>Tuğrul</strong>&nbsp;Beylerin komutasındaki Oğuz ordusuna&nbsp;<strong>Dandanakan</strong>&nbsp;denilen yerde ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilgiden sonra devlet bir daha toparlanamadı. Gurlular Gazne’yi ele geçirdiler. Gazne hükümdarları Lahor şehrine çekildilerse de 1187 yılında Gurlular burasını da ele geçirerek Gazne Devleti’ne son verdiler.</p>



<p>Gazne Devleti’nin çekirdeğini&nbsp;<strong>Kalaç Türkleri</strong>&nbsp;oluşturmuştur. Ordu ve devlet yöneticileri Türk olmakla beraber halkın çoğunluğu Hindû idi. Sebük Tigin’den itibaren Yeminîler sülalesinin eline geçmişti. Bilhassa İran dili ve edebiyatı Gazne sarayında üstün bir seviyeye ulaştı. Meşhur Tuslu&nbsp;<strong>Firdevsî</strong>, İran millî destanı olan&nbsp;<strong>Şehnâme</strong>’yi burada yazdı ve Sultan Mahmud’a takdim etti. Tarihçi&nbsp;<strong>Utbî</strong>,&nbsp;<strong>“Tarih-i Yeminî”</strong>&nbsp;adını taşıyan, Gazne tarihi ile&nbsp;<strong>el-Birunî</strong>’nin&nbsp;<strong>“Âsar-ı Bakıyye”</strong>&nbsp;adlı eserleri Arapça olarak yazılmış olup değerlidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KARAHANLI İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/karahanli-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:03:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5892</guid>

					<description><![CDATA[Karahanlı Devleti, Kırgızların Uygur Kağanlığı’nı yıkmasının ardından Bilge Kül Kadir Han tarafından kurulur. 840 yılında kurulan Karahanlı Devleti’nin başkenti Kaşgar’dır. Saltuk Buğra Han İslamiyet’e geçer ve İslamiyet’i devlet dini olarak kabul eder. Tarihte İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devletidir. Edebiyat ve mimari alanlarında önemli eserler bırakan Karahanlı Devleti, içindeki taht kavgaları yüzünden Doğu ve Batı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Karahanlı Devleti, Kırgızların Uygur Kağanlığı’nı yıkmasının ardından Bilge Kül Kadir Han tarafından kurulur. 840 yılında kurulan Karahanlı Devleti’nin başkenti Kaşgar’dır. Saltuk Buğra Han İslamiyet’e geçer ve İslamiyet’i devlet dini olarak kabul eder. Tarihte İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devletidir. Edebiyat ve mimari alanlarında önemli eserler bırakan Karahanlı Devleti, içindeki taht kavgaları yüzünden Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılır. Batı Karahanlı Devleti 1212 yılında Harezmşahlar tarafından yıkılır. Doğu Karahanlı Devleti’ne ise 1211 yılında Karahitaylar tarafından son verilir.</p>



<p>Karahanlı Devleti, günümüz Doğu Türkistan bölgesi ve Orta Asya topraklarında 840-1212 tarihlerinde hâkimiyet kurmuş bir Türk devletidir. Karahanlı Devleti, Müslümanlığı kabul eden ilk Türk devleti olma özelliği taşır. Rus Oryantalist Vasilij Vasilevic Grigorev, bu devletin hanedan üyelerini; kara han, arslan kara hakan, kara hakan vb. unvanlar ile andıkları için 1874 tarihinde yazmış olduğu bir makalesinde Karahanlılar adını verir. Bu terim daha sonra yaygınlaşarak kullanılmaya başlanır. &#8220;Kara&#8221; kelimesi, üstünlüğün, büyüklüğün göstergesi kabul edilir. Han ise kağan, hakan gibi bir yönetici unvanıdır. Karahanlı Devleti tarafından basılan paralarda “ilek” sözü bulunduğu için Karahanlıları, İlekhan Devleti adı ile zikredenler vardır.</p>



<p>Uygur Devleti’nin yıkılmasından faydalanarak Balasagun şehrinde Bilge Kül Kadir Han tarafından kurulan Karahanlı Devleti, Bilge Kül Kadir Han öldükten sonra onun oğulları Arslan Han Bezir ve Kadir Han Oğulçak tarafından yönetilir. Karahanlı Devleti’nin doğu kısmının yönetimini alan Bezir, büyük kağan unvanı ile Balasagunda oturur. Batı kısmının yönetimini ise Oğulçak, yardımcı kağan unvanı ile Kadir Han devralarak Talas ve Kaşgar topraklarında hakimiyet kurar. Samani Devleti Talas şehrini kuşatınca Türk emir ve beyleri İslamiyet’i kabul eder. Gerçekleşen işgalden sonra Kadir Han Oğulçak, başkenti Kaşgar’a taşır. Kadir Han Oğulçak, Samani Devleti’nin iç mücadelelerine karışarak isyankar bir Samani şehzadesini korumaya alır. Kadir Han Oğulçak’ın yeğeni olan Satuk Buğra, Samani şehzadesinden ve onunla birlikte gelen alimlerden etkilenerek Müslümanlığı kabul eder. İslamiyet’i kabulünden sonra &#8220;Abdulkerim&#8221; ismini alan Satuk Buğra, amcası Kadir Han Oğulçak ile mücadele ederek Batı Karahanlı toprakları üzerinde İslamiyet’in yayılması için hizmet eder. Amcası Kadir Han Oğulçak ile girdiği mücadeleyi kazanan Abdulkerim Satuk Buğra, han unvanı alarak; Müslüman olmayan Türkler ile mücadele etmeye başlar. 942 yılında Balasagun’u Müslüman olmayan Türklere kaptıran Abdulkerim Satuk Buğra Han, daha sonra Balasagun’un hakimiyetini yeniden ele geçirir.</p>



<p>Tarihi kaynaklar Karahanlı Devleti ile ilgili bilgiler konusunda birbiri ile çelişkiye düşmektedir. Devletin kurucusunun kim olduğu, hangi hanedana mensup olduğu hangi Türk boyuna mensup olduğu (Karluk, Çiğil, Yağma, Tukyu-Göktürk vb.) net değildir. Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın, İslamiyet&#8217;i devlet dini olarak kabul etmesi ve amcası Kadir Han Oğulçak ile olan mücadelesini Müslüman olan Samani Devleti&#8217;nden destek alarak kazandığı kaynaklar ile tespit edilen görüşlerdendir. Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i kabul ettiği zamanlarda Karahanlı Devleti’nin büyük bir bölüme yakını İslam dinini kabul etmiş bulunmaktadır. Dönemin halifesi Nasr bin Ali zamanında Abbasi Devleti, Karahanlı Devleti&#8217;ni Müslüman bir devlet olarak kabul eder. Samani Devleti ile yapılan savaşlar Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın döneminde son bulur ve yerini iki devlet arasında oluşan birliktelik alır. Abdulkerim Satuk Buğra Han 955 tarihinde vefat eder ve Artuç’a gömüldü. Karahanlı Devleti, Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın vefatından sonra iç mücadeleler tanık olur. Samani Devleti ile anlaşmazlıklar ve sorunlar yaşamaya başlayan Karahanlı Devleti; Gazneliler ile anlaşarak onları destekler ve Samani Devleti&#8217;nin yıkılmasında etkin bir rol oynar. Samani Devleti&#8217;nden kalan bölge Gazneliler ile paylaşılarak Ceyhun nehri sınır olarak çizilir. 1042 tarihinde Karahanlı Hanedanlığı içerisindeki iç çekişmeler ve kavgalar, Karahanlı Devleti’nin Doğu Karahanlı Devleti ve Batı Karahanlı Devleti olarak ikiye ayrılmasına sebep olur. Batı Karahanlı Devleti&#8217;ne 1212 tarihinde Alaaddin Muhammed yönetimindeki Harzemşahlar Devleti tarafından son verilir ve bütün toprakları Harzemşahlar Devleti’nin hakimiyeti altına girer. Tamgaç Buğra Han’ın kurduğu Batı Karahanlı Devleti ise 1211 tarihinde Karahitaylar tarafından yıkılır. Batı Karahanlı Devleti’nin önemli şehirleri Balasagun, Kaşgar ve Talas Karahitaylar’ın kontrolüne geçer. Böl ve yönet stratejisi kullanan dış devletlerin etkisi ile parçalanan Karahanlı Devleti, iç kavgaları sebebi ile yıkılmaktan kurtulamaz.</p>



<p><strong>Karahanlı Devleti’nin Ekonomik Yapısı</strong></p>



<p>Madencilikte ilerleyen Karahanlı Devleti, altın, gümüş, bakır, kömür gibi madenleri işleyerek bu madenlerin ticaretini yaptı. Madenler dışında çıkardıkları değerli taşlardan da (Beyaz yeşim, siyah yeşim vb.) faydalanmayı ihmal etmediler. Dönemin en önemli ticaret yollarından olan İpek yolu üzerinde bulunmaları Karahanlı Devleti’nin ticaretini daha da arttırdı. Kendi adına para bastırmak hakanlığın vasıflarından sayılıyordu. Bu yüzden Karahanlı Devleti’nin hakanlarından Abdulkerim Satuk Buğra Han başta olmak üzere Harun Buğra Karahan, Musa Buğra Karahan, Yusuf Kadir Karahan, Süleyman Arslan Karahan, Batı Karahanlı Devleti hanlarından Tamgaç İbrahim Han ve diğer hanlar kendi adına Altın, gümüş ve bakır paralar bastırmıştır.</p>



<p><strong>Karahanlı Devleti’nin Yönetim Şekli</strong></p>



<p>Karahanlı Devleti de birçok Türk devleti gibi ülüş sistemini kullanarak devleti yönetiyordu. Öncelik olarak ülüş sisteminin tanımını yapalım. Ülüş, Orta Asya Türk devletlerinin topraklarını hanedan üyeleri arasında bölüşülmesine dayalı sistemdir. Bu sistem Orta Asya göçebe kültürünün temellerine dayandırılabilir. Bu sistem Oğuz boylarında kesilen etin boylar arasında pay edilmesini ifade ederken daha sonra sözcük siyasi bir anlam kazanmıştır. Karahanlı Devleti döneminde bu sistem uygulanarak ülke toprakları doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılarak yönetilirdi. Batı bölgesinin, her zaman doğu bölgesinin hakimiyeti altında olma şartı vardır. Her zaman doğu yönünün üstün taraf sayılması Türk adet ve inanışları ile ilgilidir. Türklerde Doğu ana yön olarak kabul edilirdi. Hakanın otağının yönü her zaman doğuya bakardı. Bu konu başka bir yazı konusu olacak kadar geniş bir konu olduğu için burada üstünde durmuyoruz-</p>



<p>Toylar, Türkler için büyük önem taşıyan bir etkinlik durumundadır. Boylardan meydana gelen bir topluluk düzenine bağlı olan Türkler için toylar aralarındaki ilişkilerin kontrolünü sağlıyordu. Türk boyları, toylarda bir araya gelerek birçok konu hakkında görüş bildirir ve mühim kararlar alırlar. Toylar, farklı sebeplerden düzenlenebilmektedir. Ad koyma toyu, düğün toyu, doğum toyu, zafer toyu, tahta çıkış toyu gibi… Bu toylar, toplum açısından büyük önem taşımaktadır.</p>



<p>Orun, toylarda, Türk hakanlarının veya beylerinin saraylarında veya devlet törenlerinde boyların yerlerini belirleyen kurallara verilen isimdir. (Türk adetlerinde her boyun toy sırasında oturacağı ve etten yiyeceği kısımlar bellidir.)</p>



<p><strong>Karahanlı Medeniyeti</strong></p>



<p>Müslümanlığı kabul eden ilk Türk devleti olmasının yanı sıra diğer Müslüman Türk devletleri gibi Arabî ve Farisi dillerin etkisinde kalmayan Karahanlı Devleti, Türkçeyi resmi dil olarak kullanır. Uygur imlasını kullanan Karahanlılar, Arap alfabesiyle de yazıyorlardı.</p>



<p>Karahanlı Devleti, Orta Asya İslam mimarisinin takip edilebilen ilk örneklerini verdi. Hazara Camii ve Talhatan Baba Camii Karahanlı ibadethanelerine örnek verilebilir. Karahanlılar, türbe yapımında oldukça başarılı örnekler verdiler. Kervansaraylar konusunda ciddi işler başaran Karahanlılar, kervansaray mimarisinin ilerlemesine büyük katkı sağladılar. Türk-İslam sentezi ile oluşturulan kümbetlerin ilk örneklerini Karahanlılar verdi. Karahanlılar, mimari yapılarında kerpiç ve tuğla kullandıkları için günümüze mimari eserlerin kalıntıları ulaşabildi.</p>



<p><strong>Karahanlı Devleti Edebiyatı</strong></p>



<p>İslamiyet’in kabulünden sonra verilen ilk eserler Karahanlı Devleti döneminde yazıldı. Geçiş dönemi eserleri olarak bilinen 4 büyük eserde Karahanlı Devleti dönemine aittir. Bu eserlerden kısaca bahsedelim.</p>



<p><strong>Kutadgu Bilig</strong></p>



<p>Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig, mutluluk veren bilgi anlamına gelir. Türk edebiyatının ilk siyasetnamesidir. 11. yüzyılda kaleme alınan eser Karahanlı Türkçesi’nin özelliklerini taşır. Yusuf Has Hacip tarafından Tabgaç Buğra Han’a sunulduğu bilinir. İslamiyet’in kabulünden sonra yazılan ilk eserdir.</p>



<p><strong>Divan-ı Lügati’t-Türk</strong></p>



<p>Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Divan-ı Lügati’t-Türk, Türk dilleri sözlüğü anlamına gelir. Araplara Türkçe öğretmek için 11. yüzyılda kaleme alınan eser Karahanlı Türkçesi’nin özelliklerini taşır. Türkçenin ilk sözlüğüdür.</p>



<p><strong>Divan-ı Hikmet</strong></p>



<p>Hoca Ahmed Yesevi tarafından yazılan Divan-ı Hikmet, Ahmed Yesevi’nin yazdığı hikmet adı verilen şiirlerin bulunduğu bir eserdir. Tasavvuf anlayışını müritlere öğretmek için yazılan eser Allah ve peygamber sevgisini konu alır. Hakaniye lehçesi ile 12. yüzyılda yazılan manzum bir eserdir.</p>



<p><strong>Atebet’ül Hakayık</strong></p>



<p>Edip Ahmet Yükneki tarafından yazılan Atebet’ül Hakayık, hakikatlerin eşiği anlamına gelmektedir. Din ve ahlak konularını içeren manzum bir eserdir. 12. yüzyılda Hakaniye lehçesi ile yazılmıştır.</p>



<p>Geçiş dönemi eserleri olarak bahsettiğimiz bu 4 eser dışında Karahanlı dönemi eserleri içerisinde İmam-ı Ebü&#8217;l-Fütuh Abdülgafur&#8217;un yazdığı Tarih-i Kaşgar, Kaşgarlı Mecdüddin Mehmed’in yazdığı Tarih-i Türkistan ve Hıtay, yazarı bilinmeyen Mücmilü’t-Tevarh ve’l-Kısas adlı eserler ve birkaç Kur’an tercümesi mevcuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UYGUR İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/uygur-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2024 07:01:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5889</guid>

					<description><![CDATA[Tarihte İlk yerleşik Türk topluluğu olan Uygurlar, Uygur İmparatorluğu&#8217;nu 747 yılında Kutluk Bilge Kül önderliğinde kurarlar. Orhun Irmağı kıyısındaki Ordu-balık şehrini kuran Kutluk Bilge Kül bu şehri kağanlığın başkenti yapar. Orta Asya’da bulunan Türk boylarının birleşmesi ile kurulan bu kağanlık, Uygur soyluları tarafından yönetilir. Uygur Kağanlığı; Budizm ve Maniheizm’i kabul etmeleri bakımından önemlidir. Din değişiklikleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tarihte İlk yerleşik Türk topluluğu olan Uygurlar, Uygur İmparatorluğu&#8217;nu 747 yılında Kutluk Bilge Kül önderliğinde kurarlar. Orhun Irmağı kıyısındaki Ordu-balık şehrini kuran Kutluk Bilge Kül bu şehri kağanlığın başkenti yapar. Orta Asya’da bulunan Türk boylarının birleşmesi ile kurulan bu kağanlık, Uygur soyluları tarafından yönetilir. Uygur Kağanlığı; Budizm ve Maniheizm’i kabul etmeleri bakımından önemlidir. Din değişiklikleri sebebi ile Budizm ve Maniheizm’e ait olan dini metinleri Uygurcaya çeviren Uygurlar birçok alfabeyi (Runik Alfabe, Tibet Alfabesi, Sogd Alfabesi vd.) kullanır. Kendilerine ait bir alfabe(Uygur alfabesi) geliştirmeleri de diğer Türk devletlerinden ayrılan bir yönleridir. Maniheizm dinini kabul eden Uygurlar, Türk adetlerine ters düşen yaşayış sebebi ile farklılaşırlar ve hala Türk adetlerine bağlı olan göçebe ve savaşçı olan Kırgızlar tarafından yıkılırlar. Kırgızlar, Uygur Kağanlığı başkenti Ordu-balık’a girerek Uygur kağanını öldürür ve insanları katleder. Hayatta kalanlar ise yurtlarını terk etmek zorunda kalır. Böylece Uygur Kağanlığı 840 yılında yıkılır</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AVAR İMPARATORLUĞU</title>
		<link>https://osmanliteskilati.net.tr/avar-imparatorlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osmanlı Teşkilatı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2024 16:41:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://osmanliteskilati.net.tr/?p=5886</guid>

					<description><![CDATA[Avar Kağanlığı, 562 yılında I. Bayan tarafından kurulur. Avrupa’da kurulan Avar Kağanlığı, bugünkü Ukrayna, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan, Avusturya, Romanya, Polonya topraklarını ele geçirerek bu toprakları yönetir. Bizans üzerine sık sık sefer düzenleyen Avar Kağanlığı, İstanbul’u fethetmeye yaklaşan ilk Türk devleti olması bakımından önemlidir. Franklar, başlarda Avar Kağanlığı ile iyi ilişkiler kurmaya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Avar Kağanlığı, 562 yılında I. Bayan tarafından kurulur. Avrupa’da kurulan Avar Kağanlığı, bugünkü Ukrayna, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan, Avusturya, Romanya, Polonya topraklarını ele geçirerek bu toprakları yönetir. Bizans üzerine sık sık sefer düzenleyen Avar Kağanlığı, İstanbul’u fethetmeye yaklaşan ilk Türk devleti olması bakımından önemlidir. Franklar, başlarda Avar Kağanlığı ile iyi ilişkiler kurmaya çalışsalar da daha sonra araları açılır ve birbirleri ile uzun yıllar sürecek savaşlar yaparlar. Franklar’ın Avar Kağanlığı’nı yıkmak için topladığı ordu Avarlar üzerinde galibiyet elde edince Avar Kağanlığı yıkılma sürecine girer. Kağanlık içinde başlayan taht kavgalarının sonucunda başa geçen Yugur 795 yılında Hristiyanlığı kabul ederek Frank hakimiyetine girmek için bizzat Frank kralının huzuruna çıkar. Zaman zaman ayaklanan Avar halkı Hristiyanlığı kabul etmeleri ve Bulgarların üzerlerine düzenlediği fetihleri sonucu asimile olurlar. Avar Kağanlığı 823 yılında tarih sahnesinden silinir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
